Sevgili günlük…

By | Çarşamba, Eylül 21, 2016 Yorum yap

Merhaba, ben geldim!

Bir değişiklik yapıp günlük yazmak istedim, çünkü eminim sıkıcı hayatımı aşırı merak ediyorsunuzdur.
19 Eylül Pazartesi
Pazar gecesi çocukluk arkadaşımla konuştuk, dedi ki yarın sabah kahvaltıya gidelim. Pazartesi freelance işimde izin günüm olduğundan tamam dedim. Ama anında pişman oldum. Çünkü evden uzaklaşmaktan nefret eden, kendi yaşam alanının dışına çıkınca panik yapan bir numuneyim. Tabii böyle bir sebeple vazgeçtim diyemedim. Pazartesi sabah 9’da kardeşimle beni evden aldı ve Lüleburgaz’a gittik. Yol boyunca uyukladım, içimden “Bok mu arıyoruz acaba sabahın köründe buralarda” diye söylendim ve yatağımı özlediğime dair ağıtlar yaktım. Ayrıca gece sigarayı bırakma kararı almıştım. “Ayın 19’u, keşke çift rakamlı bir günde bıraksaydım” diye bahaneler üreterek arkadaşın içtiği elektronik sigaraya iç geçirerek baktım. Ama yok, asla sigara içmeyecektim! Kararlıydım!
Varış noktasına geldiğimizde bunların hiçbiri olmamış da kahvaltıya gitmeyi en çok ben istemişim gibi davranmaya başladım, tam bir sinsi gibi… Çünkü gittiğimiz yer şahaneydi!
Kabalka adında, aşırı minnoş bir mekan. Mavi panjurları olan, yeşillikler içinde, bahçesinde bebek kedilerin koşturduğu ve sazlardan kamelyalarda oturduğumuz, şahane bir yer!

Kahvaltıdan sonra kahvelerimizi söyledik ve elbette iradesiz bir insan olduğumdan kardeşimin sigarasına dadandım, kahvemi sigarayla içtim. Olsundu, pişman değildim, yarasındı!
Birkaç ufak tefek işimizi halledip dönüş yoluna geçtik. Benim ısrarımla köy yollarından gittik. Ancak ufak bir sorunumuz vardı, kardeşimin acilen çişini yapması gerekiyordu!
İlk gördüğümüz köye girdik ve kardeşimle arkadaşım caminin tuvaletine işemek konusunda hemfikir oldular. Bir ateist olarak dinine inanmadığım bir Tanrı’nın ibadethanesine çiş yapmayı etik bulmadığımdan arabada bekledim. Ama kardeşimin böyle etik sorunları yoktu; muhtemelen o anda cami, sinagog, kilise, çalı dibi, duvar kenarı fark etmeksizin işeyebilirdi.
Eve döndüğümde annem odamı temizlemiş ve yatağımın üzerine, kitaplarımın üzerine çeşitli işaretler bırakarak “Odanı topla” mesajı vermişti. Temiz bir oda gibisi yok, hemen camış gibi yatağa yayıldım ve Kindle’ı elime alıp kitap okumaya başladım. Günün ilerleyen saatlerinde başlayan yağmur ve gök gürültüsü sayesinde sevinçten çıldırdım, kendimi balkona attım. Başıma saçma aksiliklerin gelmediği, keyifli bir gün oldu. Hayret. Oysa günün sonunda kafama meteor düşmesi gerekiyordu!
20 Eylül Salı
Yine sabahın köründe homurdanarak uyandım, tuvalette bir süre uyukladıktan sonra kahvaltı bile yapmadan evden çıktım. Annemle (yine) Lüleburgaz’a gittik, bu defa doktor kontrolüne. Babamın akciğer kanserini teşhis eden doktora gittiğimiz için yol boyunca kafamda felaket senaryoları yazdım. Sanki anneme de kanser diyecek gibi geldi, ya da koah, ya da başka kötü bir şey…
Doktorumuz yoyo gibi bir adam, zıp zıp, yerinde duramıyor. Ben annemde astım, bronşit gibi bir hastalık beklerken adam “Annen turp gibi ama sen iyi değilsin” dedi. Haydaaa!
Tahlil sonuçlarını beklerken kantinde şekerli kahveleri hüplettik ve doktora yakalandık. “Bırakın onları, ben size şekersiz kahve alacağım” dediyse de duymazdan geldik. Annemin ciğerleri iyiydi ama benimkiler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Doktorumuz ısrarla uyku testi yapmak istedi. Bir gece hastanenin uyku laboratuvarında kalacağım, imkansız! Bir kere sürekli çişim gelir stresten, sonra uyuyamam, sabaha kadar tavana bakarım. Uyku olmadan uyku testi olmaz. İmkansız yani. Tüm bunları sıralayarak “Anksiyetem tuttu ay lütfen kapatın bu konuyu” dedim, adam haliyle benimle alay etti. “Biz laboratuvarda kalan balık etli kadınları kesip yiyoruz” falan dedi. Tabii ki devamında “Kilo ver, sigarayı bırak” gibi bir sürü sevimsiz, işime gelmeyen şey söyledi. Ben itiraz ettikçe de anneme “Ya bu kız niye böyle” dedi durdu. Ne bileyim lan ben niye böyleyim, ben de memnun değilim yani ben olmaktan. Neyse…
Eve döndük, günü herhangi bir gariplik olmadan bitiriyoruz derken kardeşimin çığlığını duyduk. Sürekli açık bıraktığı camdan giren minik bir kertenkele halının üstünde öylece duruyordu. Hayır yani üşenmemiş ikinci kata tırmanmış sıpa. Bana kalsa onunla yaşardım, umursamazdım odamda gezinmesini. Çok narin ve korkak hayvanlar çünkü. Ama kardeşimi hiçbir kuvvet o odaya sokamazdı.
ec3f1012a1359a67fca85073dcca5494
Annem odaya girdi ve kapıyı kapattı. Bir süre uğraştıktan sonra zavallı çocuğu ölü olarak ele geçirdi. Vileda sopasıyla bir poşete koyup dışarı atmak niyetindeyken fark etmeden hayvanı öldürmüş. Gecenin devamında anneme katil deyip böğüre böğüre ağladım. Gördüğüm kabuslarla sabah olmak bilmedi. Hala aklımdan çıkmıyor, eve giren zararsız bir hayvanın ölmüş olması moralimi bozuyor.
Bir süredir kabuslarım garipleşti. En son geçen gün rüyamda bir grup insan öldürdükleri kedilerin kafalarını sopalara geçirmiş beni kovalıyordu. Gemiye biniyorum ama gemi karada gidiyor, gemiden uzaktaki denize bakıyorum. Sonra koşarak denizi geçiyorum, bir ara suyun altına dalıyorum ve denizin altında asfalt yol olduğunu görüyorum. Bu arada sürekli peşimde birileri var… Saçma sapan şeyler…
Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa

0 kişi yorum yaptı, acaba ne dedi?: