Sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdar kimdir?

By | Pazartesi, Haziran 11, 2012 4 comments


Bugün bok gibiydi. Evet.
Berbat bir haberle başladım güne. Aslında çok etkilenmemem lazım ama etkileniyorum. Bir adam nasıl olur da babasını, annesini vurur, sonra kendini vurur? Delilik ne hassas çizgi… Günün devamı da parlak sayılmazdı. Akşam eve gelirken pazarın içinden geçmek zorunda olduğum için, ha bir de elbette diyette olduğum için, gözüme domatesleri kestirdim. "Acıktıkça domates yesem amma kilo veririm hee" diye zekice bir fikirle, 3-5 kg domates almaya niyetlendim. İlk uğradığım tezgahta kavga ettikten sonra ikinciden aldım domatesleri. Evet, bakmadım alırken. Evet, o esnada gözümün kenarında bir damla yaş, çipil çipil bakıyordum, ağlamamak için zor duruyordum. Bok gibiydim hıhı. Hepsi birbirinden iğrenç, yamuk, yumuşak, hatta üstüne basılmış olma ihtimali yüksek bir sürü domatesim oldu. Bir de sırf çok şekilsizler diye, kimse onları almaz diye üzülüp iki kilo patlıcan aldım. Sanki evlat edindim, öyle duygusallaştım. Ama görsen tipine sıçayım dersin patlıcanlara. Dolaba koydum ama sabaha kadar yaratığa dönüşürseler şaşmam. Sebze alma ve pazarcılarla anlaşma konusundaki başarısızlıklarım tarih kitaplarına geçmeli.
Kola da almıştım. Tabii ki light! Kola kapaklarının direnişçi yanını her zaman takdir etmişimdir. Yere düşer, yuvarlanır, en olmayacak deliğe girer. Hava sıcak, ben yanıyorum, kola soğuk. Poşetler elimde, güç bela apartmana girdim. Ama dört katı çıkamayacağımı düşündüm. "Yanıyorum yok mu söndüren" diye bağırasım vardı. Eminim pazarcı amcalardan birinden cevap alırdım. Neyse... Dört kat tırmanmaya başlamadan birazcık kola içeyim, serinleyeyim dedim. Kola da nasıl iyi geldi!
Kapağı kapatayım da eve çıkayım dediğim an ile o kapağı gerçekten kapatabildiğim an arasında geçen süre en az yarım saat. Yani eğer kapatabilseydim öyle olacaktı. Apartmanın girişinde kendi kendine debelenen bir mahluk düşünsene! Elinde poşetlerle bir eğiliyor bir kalkıyor, arada elindeki şişeden iki fırt alıyor, rööaaahh diye eğilip bakınmaya devam ediyor. Üstelik götü de Emsan düdüklü tencere gibi. Ne korkutucu. Uzaktan bakan biri sarhoş derdi kesin. Neyse ki zemin kattaki tek ev kapıcının ve o da çocuklarını almış şehir dışına gitmiş.
Apartmanın girişinde ikinci bir kapı var. Hani kovboy filmlerinde bar kapıları olur ya tahta, kendi kendine açılır kapanır falan. Onlardan. Camına kapıcı ablamız bir kağıt yapıştırmış, “Arkadaşlar biz tatile gidiyoruz, herkes kendi çöpünü kendi atsın” yazmış. Delinin biri de her cümleyi İngilizceye çevirmiş. “Hey friends! We’re going to holiday…” diye bir şeyler yazmış. En alta da “Follow us, Facebook” diye kendince sosyal medya şebekliği yapmış. Ben mal olduğum için, illa düzeltmem gerekiyordu o yanlış kelimeyi. Orada ‘their’ değil ‘our’ yazacak arkadaş ben anlamam! Kapıcı ablanın Türkçe kurallarına uyma zorunluluğu yok zira onun bizim gözümüzde ceza-i ehliyeti yok. Bağlacını edatını düzeltirsem şerefsizim! Sonra süpürge sapıyla dört kat koşturur beni. Koca kıçım erir diye endişelenirim. Neyse, ben ‘çantamdan kalem çıkarayım da şu kelimeyi düzelteyim eki eki’ diye çantayla boğuşurken hoop kolanın kapağı elimden düştü. Düştüğün gibi kal işte! Kal!
Kapak yuvarlandı, döndü, dolandı, merdivenin altına girdi. Ben de bu esnada pat pat pat ayağımla basıp durdurmaya çalışıyorum kapağı. Zekaya bak! Sanki o kapak dursa şişeye kapatabilirim. Mikroptan pislikten ölürsün be! Ama kapak mı inat ben mi! Ha cevap ver bana!
Eğer merdiven altına gitmeseydi başarabilirdim, ben daha inadım diyebilirdim. 80’lerin çocukları bilir Merdiven Altındakiler’i. İlk aklıma gelen o oldu. Bir yandan da kendimi sakinleştiriyorum, “Çılgın kapıcı abla her gün buraya deterjan koyuyor Lustral, ne olabilir ki yani?” İç sesim Erol Köse ayarında konuşuyor ama: Ulan mısır püskülü, örümcek varsa altına sıçmayacak mısın? Biz senin örümcek gördün diye bayıldığını, bok sürdürmemek için ‘ay hiçbişiğ yemedim tansiyonum düştü ondan bayılmışımdır” dediğin günleri de biliriz!
Evet.
Örümceklerle aram hiç iyi değil. O kadar çok kıllı bacağı olan bir hayvana tahammül edemem. Hele gözleri! Örümcekler üretim hatası. Örümcekler kesinlikle üretim hatası!
Kilitlendim kaldım merdivenin dibinde. Koşarak yukarı çıkasım var, ama göt yok. Bir sürü poşet var elimde. Bir de kendi halime gülüyorum, sanki örümcek de peşimden koşmaya başlayacak. Hayır ortada bir örümcek bile yok! Ama ben taktım bir kere. Ya varsa?
Paldır küldür koşmaya başladım dördüncü kata. Muhtemelen ben çıkarken apartmanda birileri varsa kapı açık kaldı, içeri bir hayvan girdi sanmışlardır. Hem “Hööeaaaa huuuu” diye soluma efektleri, hem narin (?) kıçımın lööp lööp sesleri…
Kapıyı açtım, oğlum Yamak her zamanki anlamsızlığıyla bana bakıyor. Örümcek gelse mesela, “Oğlum yakala!” desem, benimki “Önce malı görelim, nerde benim yaş mamam” der. Biliyorum ben malımı. Hemen kapıyı kapadım, üstümü değiştirdim. Sonra aklıma geldi! Ya poşetlerden birindeyse? Saçmalama Lustral, ortada örümcek bile yoktu!
Resmen krize girdim. Evin her yerinden çıt pıt sesler geliyor. Sanki Mumya filmindeki sahne gibi, bir anda her yer örümcekle dolacak. Isıra ısıra yiyecekler beni, katır kutur yiyecekler! Yaleppim!
Derken pek akıllı kardeşim aradı. Konuştuk, ben örümcekleri unuttum bu arada. Gayet güler eğlenirken bir anda benimkinin ayarı bozuldu ve şöyle dedi: Abla! Sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdar kimdir? Çabuk söyle bana hemen cevap ver!
Böhürü, bilmiyorum ulan! Unutmuşum! Yemin ederim hatırlamıyorum! Zaten ağlamaya bahane aramışım bütün gün, durur muyum? Vay ben bit kadar örümcekten korkuyorum, zaten sultan unvanını kim kullanmış bilmiyorum, hem salağım hem cahilim, vay vay vay ben ölmüşüm diye açtım muslukları. Ama ekonomiğim de he! Hem ağlıyorum hem de “Ulan toric lens pahalı, lensi çıkarayım da öyle ağlayayım” diye küçük hesaplar peşindeyim. Çıkardım lensimi, ağladım ağladım rahatladım. Akşam da arkadaşıma gidecektim. Kız aradı, “Lustral ya Itırcanla Pıtırcan da gelecek, içki falan almışlar içeriz di mi?” E bokum benim, bana sordun mu sen? Hem beni çağırıyorsun evine hem tanımadığım iki meşe palamudunu? Ergenken bile yemiyorduk bu “Hadi bize gidelim içelim, nolcak yae” hadiselerini. Telefonda avaz avaz bağırdım, yabaniyim ben ya tanımadın mı sen beni dedim. Evet yabanisin dedi bana kaltak.
Neticede evde tek başıma çılgınlıktan çılgınlığa koştuğum bir gece daha bitti. Bir ara komşum geldi bir şey istemeye:
- Lustral ya sende buzdolabı poşeti var mı?
- Var. Ama önce söyle bakalım Sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdar kimdir? Hadi hadi söylesene hadi!
- ^%+^’%+%&’é
Bir yandan da zıplıyorum kapıda, ‘oh oh bilemedi, demek yalnız değilmişim’ diye avunuyorum. Ama cevabı ben bile hala bilmiyorum!
Kapıyı kapat, google’a bak!
Gazneli Mahmut! Allah belanı vermesin Sultan Mahmut.


Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa

4 yorum:

  1. Ahaha ben aradığımda örümcek korkusundan sesin öyle bir tarafına kaçmış gibi geliyormuş o zaman. Kızım arayıp bana sorsaydın ya ben sana şak diye söylerdim tarih benden sorulur heheyt.

    YanıtlaSil
  2. Sorma çiçeyim çok korkuyorum lan örümcekten:( hakikaten seni nasıl unuttum ben kpss canavarım:D

    YanıtlaSil
  3. Canım yazılarını zevkle okuyorum :D supersin yazmaya devam !

    YanıtlaSil