Adını Abdulrezzak koydum

By | Çarşamba, Eylül 21, 2011 Yorum yap

            Şu an sen bunu okurken ben 8’inci şeftalimi yiyorum. Yoo yoo, henüz ishal olmadım.

Aslında bu kadar şeftali yememin sebebi evdeki olağan dışı şeftali stoku. Tabii ki manyak değilim, keyfimden almadım. Evdeki şeftalilerin sorumlusu duygusal boşluğumdan yararlanıp "Abla ben düz hesap üç kilo yapıyorum" diyen çakal pazarcı. Piç. Ben de nasıl ezik bir insansam "Kıçıma mı sokacağım tek başıma üç kilo şeftaliyi lan göt" diyemedim.

Duygusal boşluğumun sorumlusu da kullandığım ilaçlar! Kendimi bildim bileli bipolar bozukluk için ilaç içiyorum. (Ya da manik depresif, aynı şey) Dönem dönem lokum gibi oluyorum, ne mani var ne depresyon. Hemen şımarıp ilaçları bırakıyorum. Sonra da ilk büyük olayda ağzım yüzüm yamuluyor. Mesela şu an tansiyonum 4 - 6. Zombiden halliceyim. Ve çok fena rüyalar görüyorum. Son iki haftadır günde üç saatten fazla uyuyamadım. Rüyalarımı anlatarak psikopat biri izlenimi vermek istemiyorum ama kötü olduğunu bil yeter.

Duygusal durum karışınca acayip şeyler olabiliyor. Mesela bir bardağı kırdım diye "Vay onu bana annem vermişti, şu gün vermişti, o gün hava böyleydi, beraber balkonda çay içmiştik" diye başlayıp olayı insanlık dramına çevirebiliyorum. Sonra bir anda "Ne? Hasta mıymış? Gebersin!" diyen bir soğuk nevaleye dönüşebiliyorum.

Ama ne parasızlık, ne iş hayatı, ne de hastalıklar... Beni pazarcılar kadar delirten başka bir şey yok şu gezegende. Her defasında sabah "Marketten alırım yaee seçerim hem de, ne uğraşıcam, kötü malları kakalıyorlar zaten" diyorum, ama akşam eve gelirken o sebzelerin meyvelerin kokusuyla aklımı kaçırıyorum. Pazarcıyla göz göze geldiğin o an var ya, işte orada, o tezgahta ahtapot boku bile satılsa alırsın. Adamlar en baba CEO'lara taş çıkarırlar. Satış pazarlama uzmanları, bok yiyin siz e mi?! Hele bazıları var ki, gözünün içine baka baka çürük domatesi koyuyor poşete. Öyle bir yüz ifadesi var ki, ağzını açmaya korkuyorsun. Kafamı bozma teraziyle beynini patlatırım bakışı... Sus pus olup çürük domatese razı olduğum da oldu, içimdeki asiyi salıverip domateslerim için kıran kırana mücadele ettiğim de...

Ama bazen benim de eşref saatime denk geliyor, iş büyüyor. Şu tombul kırmızı biberler var ya, yağ biberi deniyor. Malum son demleri bu zerzevatın. Yiyebildiğim kadar yemek istiyorum ben de. Birkaç kilo alayım da közlerim diye düşündüm, tezgahın birine gittim. Öndekiler şahane tabii, ama poşete koydukları yapış yapış, çürümüş, leş! Nasıl gözüm döndüyse elime geçen bir biberi pazarcıya doğru fırlatıp bağırdım:

-Ne bu ha ne bu? Çürük işte çürük! Almam ben bunu! (İşte ben böyle asi böyle direnişçi bir ruha sahibim)
-Almazsan alma ya, zorla mı? (Oha, denir mi lan bu? İnsan satmaya çalışır ipneye bak!)
-Ne biçim satıcısın sen ya? (Sıçtım sıvadım tüyü diktim)
-Her gelene iyisini versek ne kadar zarar ederiz haberin var mı? (Pezevenk iki saniyede satılan malın maliyetini hesapladı)
-Bana ne? (Böyle de umursamazım)
-Nimet o nimet! Atma öyle! Almıyorsan alma tamam çekil git tezgahtan!

O hararetle biberlerinin dandik olduğunu göstermek için birkaçını kırdım, "Baaak baaak bozuk işte" dedim ama pazarcının kararlılığı değişmedi. Sıcaktan, susuzluktan, bağırmaktan tansiyonum düşene kadar tartıştım adamla. Hayır sana ne? Almıyorum de, çekil git. Sanki adam tüyü bitmemiş yetim hakkı yiyor ya da organ mafyası. Vay efendim insanlara çürük biberi nasıl verirmiş. Biber işte!

Tabii birkaç dakika sonra pişmanlıktan ölüyorum. Adamın ağzına sıçtım resmen. Engel olamadığım bir sinir patlamasıydı ama yine işi dramatize ettim. Kafamda kurduklarıma inanamazsın. Adam meğerse manyakmış, akşam eve gidip hıncını karısından ve çocuğundan alıyormuş. Çocuğa vuruyormuş ama çocuk kafasını çarpıyormuş, ölüyormuş. Annesi de o an cinnet geçirip adamı öldürüyormuş tabii. Sonra da kendini. Belki kendini öldürmez hapse girer, bilemedim. Ve bunların hepsi iki kilo biber için!

Sonra bütün pazarı sümük çeke çeke, ağlayarak dolaştım. Şeftalileri görünce hah dedim, en azından bunu alayım. İşte o pazarcı da bu sersemlik anımdan yararlanıp bir sürü şeftaliyi doldurdu poşete. Bir günde iki ailenin ocağını söndürmeye dayanamayacağım için buna ses çıkaramadım.

Bir ailenin kışlık reçel ihtiyacını karşılayacak kadar şeftaliyle eve geldim. Hal böyle olunca her boş kaldığımda şeftalilere dadandım. Poşetteki şeftaliler azaldıkça huzursuz olmaya başladım resmen! Evde çay bitebilir, kahve bitebilir, tuvalet kağıdı bitebilir ama şeftali bitemez! İşte böyle de mallaşıyorum bu duygusal dengezsizlik anlarında. Millet manik depresif olmuş, gitmiş sanatçı olmuş, entel olmuş. Ben ola ola şeftali bağımlısı oldum. Bir ara da bezelyeye takmıştım, sürekli konserve bezelye yiyordum çerez gibi.

Madem ki manik depresifim, ben de sanatçı olacağım dedim. Ama evimde pek sanatsal bir ortam yok. Hani çok yetenekli olsam da heykel yapsam zaten kedi tırnaklarını törpüler, üstünde tepinir, bozar bir şekilde. Resim desen aynı, iki tırmıkta tuval paramparça. Müzik aletlerinden oldum olalı hoşlanmam. Evle sınırlı kalmayayım dedim sonra. Tiyatro kursuna falan gitsem, kesin biri bana "Sende sahne ışığı yok" der, yapışırım boğazına tünelin sonundaki ışığı görür. Dans desen, fazladan 2 kalori bile yaksam o koca kıçım eriyecek diye dehşete kapılırım ben. Gerekmedikçe hareket etmeye üşenen biriyim, iki saat kıçımı sallayamam sağa sola. Bunları düşünürken elimdeki hamur silgiyle oynuyordum. Bir baktım ki yamuk yumuk, Kibariye'nin annesi gibi, garip bir mahluk yapmışım. Biraz daha oynadım, kafaya koymuştum, hamur silgiyle sanatçı olacaktım. Dedim ki insanların iliklerine işleyecek bir eser yapayım. Aklıma mitokondri geldi. Ancak tüm uğraşlarıma rağmen şeftalili ellerimle mitokondri yapmayı beceremedim. Kızartma hamuru açar gibi sağa sola açtım, amip yaptım. Adını da Abdulrezzak koydum! 6 sene önce buzdolabının üzerinde amip ve terliksi hayvanım vardı hamurdan, onların torunu olsun bu da.

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa

0 kişi yorum yaptı, acaba ne dedi?: