Birtakım Meseleler



İrlanda dizi turizminde atağa geçti ve 77 metrelik bir duvar kilimine Game of Thrones'un önemli sahnelerini işledi. 

Game of Thrones neredeyse yedi yıldır yayınlanıyor ve artık İrlanda'nın simgesi haline geldi çünkü bölümlerin çoğu orada çekildi/çekiliyor. Tourism Ireland bu fırsatı kaçırmamış ve Bayeux işlemesinin bir benzerini yaptırmış. Dizi devam ettikçe duvar halısına eklemeler yapılacak. Şimdilik geçmiş altı sezondan yüz civarı önemli sahne var. İrlanda'ya gidebilecek olan sinsiler Belfast'taki Ulster Museum'da kilimin orijinalini görebilirler. Gidemeyen benim gibi mükemmel insanlar için ise şöyle bir online tur koymuşlar. 

Bu dizi Türkiye'de çekilse ensestten oyuncular taşlanırdı, hatta "O Khaleesi buraya gelecek ulan" diye seti basarlardı. Zaten iki bölüm sonra set kapatılır, oyuncular ahlaka mugayir davranıştan tutuklanır, değil kilim işletmek, Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan "Taht Oyunları ile alakamız yoktur, biz Osmanlı torunuyuz, bildiğimiz tek tahtı da memurun biri lojmanına taşıttı" diye basın açıklaması yapılırdı. Sonra da Doblo'lu yiğitler meydanlara çıkıp Serçeparmak maketi yakarlardı. 

Duvar kilimi denince aklınıza şu aşağıdakinin geldiğini biliyorum ancak fotoğraflara bakarsanız çok iyi iş çıkardıklarını anlayacaksınız. Manyak olmadığım için tüm fotoğrafları koymadım, sitesinden kendiniz bakın. 

Bizde duvar kilimi :(


Kilimdeki bazı Game of Thrones sahneleri:

Bran Stark ve resmi kapı tutucumuz Hodor
Night's King uyanıyor!

White Walkers saldırısı!


Jon Snow Reyiz ve Ygritte




Red Wedding




Khal Drogo Khaleesi'nin pislik kardeşini öldürürken ^_^



İşlerin karıştığı bölüm




Bazı insanların ruhunda değnekçilik var. Gittikleri her yerde Daenerys Targaryen gibi davranıyorlar, utanmasalar "Fazla ejderhası olan var mı?" diyecekler. "Ben liderim" havaları, insanları yönlendirme çabaları... Hepsinin kafasını kırmak istiyorum. Dan dan dan!

Bilen biliyor, hayatım hastane köşelerinde geçiyor. Doktora gitme kısmı neyse de, uzun kan verme sırası olunca keyfim kaçıyor. Geçenlerde yine kan vermem gerekti, hemen hepsi ihtiyarlardan oluşan sıraya geçtim, beklemeye başladım. Ortamda çıt çıkmıyorken bir anda herkes aynı yöne bakmaya başladı. BANA! Teyzenin biri arkamda dikilmiş "Sen benim önüme geçtin" diyordu. Bütün suratsızlığımla, bütün domuzluğumla "Ben sabittim, yeni gelen sizsiniz, haliyle sıranız benden sonra" dedim. Teyze bu cevap karşısında dayak yemiş gibi iniltili bir ses çıkardı. Muhtemelen cümlemin öğelerinden rahatsız oldu, beklediği sözler bunlar değildi... Diğer yaşlılar "Evet, o sıradaydı, sen sonradan geldin" deyince çakal teyze benden iş çıkmayacağını kabul etti.

Ama kendisi rahat duramıyordu, adeta kurt vardı. Birkaç dakika sonra "Bağyan, en arkaya!" diye ünledi. Yeni gelen bir kadını sıranın arkasına yolladıktan sonra tekerlekli sandalyedeki bir adamı gözüne kestirdi. "Sandalyeyi şu kenara çekin, millet geçemiyor" dedi. Bu esnada da "Ben kimseye hakkımı yedirmem! Kimse sırada önüme geçemez" diye bağırıyordu. İşin garibi, sıra bekleyen herkes kadın ne dese sorgusuz sualsiz yapıyordu. Resmen tek başına ortamın değnekçisi oldu. "Ben şu kenara oturuyorum, sıraya aradan kimseyi sokmayın, bak bakıcam ben ona göre" diye emir verdi bir de. Tırnak ve ödev kontrolü de yap bari ütülenmemiş pantolon kılıklı cüce seni!

Bir ara da gelenleri servise yönlendirme işini üstlendi. "Sen birinci kata, dahiliye sağdan ikinci kapı, sen önce diyabet hemşiresini bul" diye komut veriyor. Kimse kendisine soru sormazken yapıyor bunu. Kapıdan gireni "Hangi bölüme geldin" diye sorguya çekiyor çünkü navigasyon kılıklı patates.

Dayanamadım, "Teyze sen kaç yaşındasın" dedim. 79 yaşındaymış. Yeni kalp ameliyatı olmuş, beş damarı tıkalıymış, böbrek ameliyatı da olmuş. Teorik olarak teyzenin yaşaması bile mucizeyken değnekçilik yapıyordu. Zaten Azrail geldiyse bile onu da "Geç şuraya, sıranı bekle, kıpırdadığını görmeyeyim" diye siktir etmiştir. Bir de ne alakaysa "Her yemeğime bir yumurta sarısı kadar tereyağ koyarım ben" dedi. Canan Karatay ekolünden olduğunu düşündüğüm deli teyzenin son icraati, tahlilleri biraz fazla olan (birkaç tüp kan, dışkı, idrar tahlili) adama dönüp "Bu ne ya, sen ölürsün yakında" demesi oldu. Ya asıl sen ölmelisin pislik kadın! Biri Azrail'i çağırsın!

Her gittiği ortamda insanları yönlendirmeye çalışan ve kendisinin doğuştan lider olduğunu zanneden, aptal insanlardan nefret ediyorum. Bok çuvalları.


Panik halindeyim. Ortada geçerli bir neden yok ama ben kafası kopmuş horoz gibi anlamsızca sağa sola koşarak herkesin ödünü koparmak istiyorum. Yaşlanmış hissediyorum, hayatı kaçırmış hissediyorum, hiç uyumadan birkaç ay çalışsam acaba diğerlerine yetişir miyim diye planlar yapıyorum. Ertelediğim her şey gelip boğazımı sıktı bugün. Aşırı mutsuzum.
Geçen hafta gittiğim doktorda adamın odasında ne varsa çarpıp devirdim, sanırım bir iki maketi kırdım. Kontrol için üç ay sonra çağırmasına bunun neden olduğundan şüpheleniyorum. Muhtemelen “Götüyle köy yıkıyor, ne kadar ertelersem o kadar iyi” diye düşündü. Yemezler. Kabus gibi çökeceğim tepene.
Eczaneye gittiğimde emekli bir emniyet müdürü tarafından esir alındım ve yarım saat maydanoz ve limon kürü ile karaciğer yağlanmasından kurtuluşunu dinledim. Keşke beni öroyinle falan bassaydı, tutuklasaydı ne bileyim, daha acısız olurdu. Maydanozları tel tel ayırmasından rondoyu çalıştırmasına kadar her detayı dinledim. Geveze, bencil piç.
Ot almak için her hafta pazara gidiyorum ve her gidişimde kovboy şapkalı bir pazarcı görüyorum. Geçen hafta fotoğrafını çekmeyi başardım ama adam şapkasını değiştirmiş. Ya da ben ileri miyop olduğumdan yanlış gördüm. Neyse, adam Roland Deschain’in göbekli versiyonu gibi geliyor. Sanki tezgahın altında Kara Kule’ye giden yol var gibi ne bileyim.
























Kendime bir yüzük aldım. Yukarıdan bakınca ip dolanmış penise, yandan bakınca iple gırtlağı sıkılmış kargaya benziyor. Aşırı şekilsiz. Satan adam bile “Ne bok olduğunu anlamadım, çok çirkin, al da kurtulayım bundan” dedi. Aldım. İşin kötüsü beğenerek takıyorum. :/



Ekşi maya üretmeye kafayı taktım. Yamak öldüğünden beri eve hayvan sokamıyorum madem, ben de ekşi maya yapıp besleyeceğim. Bana ihtiyacı olan bir canlı lazım. Bir de balkonda domates, fesleğen falan yetiştireceğim, şöyle iki set aldım. Kuzu kulağı konusunda araştırmalarım sürüyor.


































Günlerdir sürekli AC/DC, Rush, Def Leppard falan dinliyorum. Kendimi üniversitenin ilk yılında gibi hissediyorum ki bu 2002 demek. 2017-2002 = 15 sene? Wtf? Yaşlandım, altıma sıçıp mamayla besleneceğim günlere ne kaldı? 32 yaşındayım, bir 15 sene daha geçtiğinde 47 olacağım. Tamam, buraya kadar, sizi tanımak güzeldi…
Bugüne kadar birçok saçma şey yaptım.
Mesela beş kilogram Martini içtikten sonra doktorun asla alkolle birlikte almamamı söylediği ilacı çoktan içtiğimi hatırladım. Sonraki üç günü hiç hatırlayamadım.
Sinirlenip duvara fırlattığım laptop duvardan sekip kafamı yardı, insanlara bunu anlatırsam salak derler diye duvara kafa atıp doğal bir düşme efekti elde etmek isterken dayak yedim sanıldı.
Evde saçımı kızıl yapmak isterken renkleri tutturamayıp sarı/pembe/mor tonlara sahip bir saç elde ettim, ertesi gün utanmadan o saçla ofise gittim, patronum Holosko + kuaför parası + tüm gün izin teklif etti. Gözüme böyle görünme, sinirlenmemem lazım, tansiyonum var benim dedi. Bir erkeğin “Kuaför masrafın benden, git değiştir şu saçı” dediğini ikinci duyuşumdu. İlkini on beş sene kadar önce babam komşumuzun kızına demişti. Aşırı esmer tenine bok sarısı saç yaptırınca… Haklıydı.
Patronumun biri maaşımı metresiyle yedi diye sinirlendim, adam tuvaletteyken telefonunu karıştırdım. Arkadaşın telefonundan karısına “Kocan metresine ev tuttu!” diye mesaj attım, meğer numara metresininmiş ve adam telefonuna “Karıcım” diye kaydetmiş, “Seni parçalarım, sen kimsin orospu” mesajı gelince fark ettim. Arkadaşım telefonunu değiştirmek zorunda kaldı. Manyak kadın her gün bıkmadan aradı, açılmayınca mesaj attı. Neyse… Hepsi kendi içinde tutarlıydı aslında, ama finalde ben salak gibi görünüyordum.
Bunların hepsi geleceği, yani sonucu düşünmekten aklımı kaçırıp gerçekleri gözardı etmem yüzünden başıma gelenler. Patronumdan hemen intikam almak istedim, saçımın hemen o an kızıl olmasını istedim, bilgisayar hemen düzelsin istedim. Hepsini istediğim hale gelmiş şekilde hayal ettim, sonuç bombok oldu. Bazen sonuca o kadar çok odaklanıyorum ki, gittiğim yol kerhaneye mi çıkıyor mezbahaya mı farkına varamıyorum.
Evet, çocukluğumdan beri bırakamadığım bir huyum var: Geleceği hayal etmeden duramıyorum! Mesela ilkokuldayken “Acaba liseden mezun olduğum gün nasıl biri olacağım?” diye düşünürdüm, lise mezuniyetinde bunu düşündüğüm güne gidip “Bittiiiiii” diye ağladım. Lise hayatımı çok seviyordum, bitmesi beni çok üzmüştü. Lisedeyken de “Acaba üniversitede kaldığım ilk ders ne olacak?” diye düşünürdüm. Üniversiteyi kazandım, gittim, dersten kalması eksik yani… Üniversiteye başladığımda hangi dersten kalacağımı düşünmekten sinir krizi geçirdim. Bu huyumdan hala kurtulamadım. Üstelik daha kötü hale geldi, artık yazıyorum! Sanırım bin tane ajandam var, her birinde ayrı şeyler yazıyor. Tek iyi yanı artık uzun vadeli kalkınma planları yapıyorum. Mesela bir yıl, beş yıl, on yıl… Bu bilgiler cepte mi? Tamam. O zaman olaya geçeyim.
Bugün eski ev arkadaşımla konuştuk. İngilizce öğrenmek için  bir süre yurt dışında yaşayacak. Gelecek planlarını konuşurken konu geçmişte yaptığımız saçmalıklara geldi. Mesela sırf halüsinasyon görebilmek için litrelerce alkolle on tane hap içmem gibi… Öğrencilik dönemini uçlarda yaşadığımdan deştikçe yeni bir vukuat çıkıyor tabii. Sonra konu dönüp dolaştı, beraber yaşadığımız ilk evdeki mutfak masasına geldi. Eski, masif ahşap, koyu renkli bir yemek masası. Hani eski Türk filmlerinde zenginlerin evlerinde olur ya, onlardan. O masanın etrafında neler yaşandı neler…
  • Masada yaklaşık on kişilik bir kalabalıkla içerken Çağlar gülme krizine girdi ve plastik sandalyemizi kırarak masanın altına gömüldü, onu çıkarmaya çalışırken evimizin beslemesi olan, kimsenin sevmediği kızın götü göründü. O kadar ufak bir şort giymişti ki…
  • İki ilişki başladı, biri bitti, biri son gördüğümde belirsizdi.
  • Bir nevi toplantı alanıydı, kim kime trip atacaksa masa başında atardı.
  • Çağlar’a aşık olan ve bir gazinoda konsomatris olarak çalışan (CİDDİYİM) kız kafasını masaya vura vura “Sı-kıl-dım” derken mafya patronu kapıya dayanıp “Silahım var, girmeyeyim, söyle o gelsin” dedi. Tansiyonum düştü, altıma sıçmış bile olabilirim.
  • Yaptığım mantar soteye ot (?) koymakta ısrar eden arkadaşın suratına çatal atarak evden kovdum, ertesi gün herkese kafasına tabak attığımı söylemiş. Hangimiz doğruyu söylüyor hala emin değilim.
  • Ev arkadaşımı etkilemeye çalışan bir herif mercimek çorbasının inceliklerini anlatarak bok gibi bir çorba yaparken ben o masada World of Warcraft oynadım ve “For the hordeeeeeeeeee!” diye bağırıp sigara üstüne sigara içtim. Eğer masayı hala birileri kullanıyorsa bir köşesindeki sigara yanığını oyuna yeni paket geldiği zamanki sevincimle yapmıştım.
  • Ve bir gün ev arkadaşımla otururken “Acaba beş yıl sonra ne durumda olacağız?” dedim. Cidden çok merak etmiştim, o da meraklandı, hayaller kurmaya başladık. Okullar bitmiş, şahane işlerimiz var, hayat bize güzel falan…
Beş yıl sonra ne mi olmuştu? İkimiz de okulu uzatmış, parasız, sevgililerinden ayrılmış, depresyonda ve alkolik olmaya çok yakındık asdfghjk.
Tabii ki pes etmedik, bu beş yıllık kalkınma planı oyunumuza devam ediyoruz. Aşağıda gördüğünüz gibi takvimime beş yıl sonrasını işaretledim. Hafta sonuna denk gelmemesi için ayın on dördünü seçtim. Çünkü bu defaki hayallerimiz iş hayatlarımız hakkında. O nedenle beş yıl sonra birimizin ofisinde buluşup kahve içmemiz gerekiyor. Detayları anlatmayacağım, aranızda sinsi pislikler falan vardır, kötü etkilemesin!!!!
Canım çekil, 14 Mart 2022’de kahve randevum var!

Öncelikle belirtmeliyim ki bu kelimenin Türkçe karşılığı yok. Belki erteleme hastalığı diyebiliriz ama o da yeterli bir tanım değil. Yani havalı dursun diye İngilizce yazmadım, başka seçeneğim yok.

Procrastination nedir?

Yapman gerekenleri bir türlü zamanında yapamaman, gidilecek yolu mükemmel hale getirmeye çalışırken ortada varılacak bir sonuç kalmaması demek.

Örneğin yazmam gereken önemli bir yazı varsa ve bu yazının ertesi gün bitmiş olması gerekiyorsa bende durum şöyle oluyor:
  • Yazacağın yazı mükemmel olmalı, okuyan çıldırmalı, her detayı düşünmelisin (Sen kimsin ya, Kafka mısın nesin, bok)
  • Yazıyı hangi fontla yazacağına karar vermek için denemeler yap, yirmi font sonunda sıkılıp pes et ve kahve yapmaya git çünkü yazıyı yazarken kahve lazım (Kahvesiz olmazmış, bak bak! Senin verandasında zencefilli kurabiye ikram eden Mary halan da vardır kesin, artist)
  • Kahveyi yaparken French press filtresine kafayı tak, söküp temizlemeye başla, bir saatin bununla gitsin (Sanki çok anlıyor filtreden, al bozdun işte)
  • Sonunda kahveyi yapıp bilgisayar başına geç ama bu defa da masanın tozunu almamış olduğunu hatırla, hemen bütün kitapları indirip temizliğe başla (Palavra, annen temizledi)
  • Masa temizlendikten sonra Spotify çalma listelerini karıştır, en doğru müziği seçmeye çalış, yoksa konsantre olamazsın (Aventura açıp kıçını salla)
  • Tamam, artık yazmaya hazırsın. Ama o da ne? Ojen soyulmuş. Yazı yazmak için ellerinin mükemmel olması lazım. Aseton, oje, tırnak makası, et makası… (Sanki kenar mahalle kuaförü haspam)
  • Saat epey geç oldu, acaba birkaç saat uyuyup sonra mı yazsan? (Kesin uyanırsın)
  • Immmhhhh çok uykun var, bence sabah uyanınca yazarsın (Kesin yazarsın)
  • Eyvah! Sıçtım! (Evet)
Yapmam gerekenleri bir hışımla yapınca da saçma sapan işler yapıyorum. Mesela senelerdir kulaklarımı deldireceğim çünkü çocukken açılan delikler birkaç yıldır küpe takamadığım için kapandı. Ben ne yaptım? Senelerce erteledim, sonra bir gün eczanenin birine dalıp kulaklarıma beş tane delik açtırdım! Zaten küpe takamama sebebim alerjim olmasıydı. Haliyle beş delik de şişti, kızardı. Mumya gibi tavana bakarak yatabiliyorum ve kulaklarım zonkluyor. 😦
Doktor düzenli spor yapman lazım dedikçe erteledim, sonra bir gün spora başladım ve önce üç saat yürüyüp sonra bir saat pilates yaparak at boku gibi yere yapıştım. Ölüyorum yetişin diye feryat figan bağırdım.
Eski ev arkadaşıma pozitif düşüneceğime dair söz verdim, bu sayede yapmam gerekenleri de ertelemeyecektim. Sevdiğim şeylere tutkuyla sarılıp sevmediklerime kayıtsız kalacaktım. Ama yine dengeyi kuramadım işte… Geçen hafta annemle pazara gittik, ben kutsal otum kuzukulağını gördüm bir tezgahta. Nasıl bir ifadeyle böğürdüysem “Kuzukulağıııaaaaağğ” diye, adam resmen hepsini poşete doldurup “Bir lira ver siktir git” der gibi attı önüme. Piç, alt tarafı tutkularıma sahip çıkıyordum!
Bu sorun yüzünden hayatım boyunca verimli ders çalışamadım. Yüz sayfadan sorumlu olduğum hiçbir sınavda yirmi sayfadan fazlasını okuyamadım. Tembel değilim, her detaya takarım ve bir iş hallolacaksa hemen yapılmasını isterim. Ama ya-pa-mı-yo-rum! Zaten uzmanlar da procrastination tembellik değildir diyorlar. Gerçi onlar procrastinatorler zeki, mükemmeliyetçi ve çalışkan insanlardır da diyorlar ve bunu derken muhtemelen benim gibi IQ seviyesi -5 olan birini hesaba katmamışlardır.
Kurtulmak için neler denedim?
  • Chrome’a Stayfocusd diye bir eklenti kurdum. Seçili zaman aralığında hiçbir siteye girmene izin vermiyor ve mecburen işine odaklanıyorsun. Nah! Bir iki deneme sonrasında sinirlenip programı kaldırdım.
  • Pomodoro tekniğini denedim. Bir minik zamanlayıcı aldım, yirmi beş dakika çalışıp beş dakika mola vererek işime odaklanmayı denedim. Sonunda “Eee sikerler” diye zamanlayıcının üstünde tepindim, sonra da pişman olup ağladım.
  • Getting Things Done yöntemini de denedim. Sözde yapacaklarımı liste haline getirip ufak parçalara ayırmam gerekiyordu. Ayrıca bir işi yapmak için iki dakikadan az zaman yeterliyse hemen yapmalıydın. Tabii ki yapmadım, erteledim, listeyi de nefret ettiğim ve intikam alınacak insanlar listesine çevirdim. Sonra hepsinin üstüne kuru kafa çizdim, nasıl öldüklerini hayal ettim. Sonra da çok kötü biriyim diye ağladım.
Özetle, ben bu sorundan henüz kurtulamadım, bu yazıyı yazmam bile iki ayımı aldı.


Geçenlerde ekşi sözlük'te yazmıştım, son günlerde en çok düşünüp hüzünlendiğim dönem üniversite yıllarım oldu. Sorumsuzca gezmek, alkol, arkadaşlar, eğlence derken nasıl geçip gittiğini anlamadık bile. En çok özlediklerim de:

- Alkol sokmanın yasak olduğu devlet yurdunda kıyafet dolabımı boş bira şişeleriyle doldurmam ve bu şişelerden birinin yukarıdan düşerek teftişe gelen müdürün kafasını yarması

- Yurtta beşinci kat olarak şarap geceleri düzenlememiz, zemin kata imzaya inerken yürüyemediğimizden merdivenlerden kıç üstü inmemiz, bu esnada arkadaşın kuyruk sokumunu çatlatması

- Paramızın hemen hepsini sigara ve içkiye yatırdığımızdan ayın yarısını tantuni, kalan yarısını makarna yiyerek geçirmemiz. tatilde eve dönünce kıtlıktan çıkmış gibi anne yemeklerine saldırmak, çatlayana kadar yemek

- Okulun bahçesindeki çimlerde uyuyakalmak

- Barda tüm paramızı bitirdikten sonra çıkışta arkadaşın midye tezgahını görüp "Sahibi yooooooook" diye bağırarak midyelere dalması, tezgah sahibinin gürültüye gelmesi ve arkadaşın ensesine tabureyi indirmesi, ardından bardan çıkan başka bir arkadaşın midyelerin parasını ödemesi ve Doktorlar caddesinden Bağlar'a kadar koşarak gitmemiz

- Hippie ev arkadaşı yüzünden evin yol geçen hanına dönmesi, sabah odamdan çıkıp salona girdiğimde yerde yatan ve çiçekli don giyen adamları tanımıyor olmam
- Tatilden planlanandan erken dönünce ev arkadaşımı benim odamda, benim yatağımda biriyle sevişirken bulmam, bahane olarak kendi odasının pis olduğunu söylemesi ve beni sallamadan sevişmeye devam etmeleri

- Bulduğu her fırsatta kova yapmaya çalışan esrarkeş arkadaştan kola ve su şişelerini köşe bucak saklamamız, o gece yine bir yolunu bulup esrar içmesi ve bisiklete binip Kütahya'ya gitmeye kalkınca yolda köpekler tarafından paralanması

- En yakın arkadaşın bir gece arayıp "Lustral yetiş, ölüyorum, hastaneye götür beni" demesi, apar topar ona gitmem, şikayetinin "küçük dil şişmesi" olması asdfg küçük dilim şişti, gittikçe büyüyor, boğularak öleceğim diye delirmesi, Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürmem, doktorun bizi sallamaması ve arkadaşa bakıp "Rakı iç geçer" demesi

- Rock the Nations 2004'teki Amon Amarth konserine giden sevgilimin Eskişehir'den geçip beni almayı unutması ve direkt Ankara'ya gitmesi, otobüste yer bulamamam ve konseri kaçırmam

- Yan dairede yaşayan yaşlı çiftin sürekli kavga etmesi, hacı dedenin kızıp bize kaçması ve bir hacı dede, bir kırmızı saçlı, bir mavi saçlı, bir de gotik tipin aynı masada oturup kahvaltı etmesi, hacı dedenin bize Türk sanat müziği söylemesi

- Her sınav dönemi sabah altıda kalkıp çalışırım diye uyumak, sınava ucu ucuna yetişmek ve "Neyse yhaa, finalden yüz alırım" diye avunmak, alamamak.

- Meraktan bir sürü Tantum içmemiz ve halüsinasyon görmemiz (detayları sonraki yazıda )

- Sabaha karşı gittiğimiz çorbacının da sarhoş olması, hepimizin Adanalı olduğunu iddia etmesi ve bizden para almaması, halbuki birimizin Trakyalı, birimizin İzmirli, birimizin İstanbullu olması

- Ailelerinin yolladığı kira parasını harcayan arkadaşların alt katta oturan ev sahibine yakalanmamak için arka balkona tırmanıp eve girmeye çalışması, bu esnada birinin yere düşüp telef olması, ötekinin komşularca hırsız diye ihbar edilmesi ve gecenin sonunda ikisini Eskişehir Çarşı Polis Karakolu'ndan toplamam

Yaşarken o kadar eğlenceli gelmiyordu ama şimdi bakınca komikmiş çoğu. Artık bu arkadaşlarla görüşmüyoruz, hepimiz ayrı şehirlerdeyiz. Biri evlendi ve beni düğününe çağırmadı, aşırı kırıldım. Sonra arayıp "Sen düğünlerden nefret edersin diye çağırmadım" dedi göt. Babam öldüğünde karısıyla aradılar, çok garip geldi. On beş senelik arkadaşımla aramızda bir yabancı var gibi. Hüzünlendim bak, gidip ağlayayım madem.

Buraya yazmadığım süre boyunca:
Yapmadım, babamın ölümünden itibaren gün saymayı bırakamadım ve depresyondan çıkamadım. (Tam dokuz ay oldu.)
Yaptım, annemle bir haftalığına Bursa’ya gittim. Bursa’yı neden sevmediğimi bir kez daha anladım. Ülkede Bursa diye bir şehir olmasa hiçbir eksiklik hissetmeyiz bence. Ya da Bursa’yı Hollanda’ya falan verelim, görsünler günlerini. Tek güzel yanı tiyatro ucuz, her yer sinema ve pazarlarda kuzukulağı var. Kestane şekerini evde de yaparız, ne var ki… Hatta ben otursam evde daha güzel bir Bursa yaparım. Bu olmamış bence.
Yapmadım, bu defa inat edip yatalak hasta gibi yirmi dört saatimi yatakta geçirmedim. Doktoruma gittim ve “Nasılsın” dediğinde hönkürerek ağlayıp “İyi değilim” dedim. Dört senelik doktoruma sümük çekip salya silerek rezil olduktan sonra rahatladım. Minnoşum ya. Sonra bana yeni piyasaya sürülmüş bir ilaç verdi. Daha iyiyim.
Yaptım, filtre kahve ve French press işinde uzmanlaştım, yani sanırım. Elimdeki Colombia ve Kenya kahveler bitince çiğ kahve çekirdeği alıp kendim kavuracağım ve öğüteceğim. Kesin bok gibi olacak, yaşasın!
Yapmadım, Bursa’ya giderken otobüsteki şoförün muavine anlattıklarına “Yok anasının amı” demedim, sakince dinledim. Şoför uzun uzun Şemdinli’de yetişen ters laleden ve güneşin yalnızca Sinop’ta denizden doğup denizden battığından da bahsetti. Devamında anlattığı palavraları dinlerken çantamın sapını ısırdım. Hasta olduğumu zannedip bana su getirdiler.
Yaptım, her gördüğüm yerde mango almayı bıraktım. Çünkü bence bok gibi bir meyve. Onun yerine Hindistan cevizi, pomelo, avokado falan alıyorum. Ayrıca kendimi avokado türlerini araştırmaya verdim. Artık tipinden, kabuğunun görünüşünden cinsini ayırabiliyorum. Çünkü çok lazımdı, dünyayı avokado kurtaracaktı.
Yapmadım, kilo almadım. Hatta bir buçuk ayda altı kilo verdim.
Yaptım, geçen akşam kapalı alan fobisi olan anamı zorla sinemaya götürdüm. Ata Demirer’in Olanlar Oldu filmini en küçük salona almışlar, her yer Recep İvedik denen iğrenç varlıkla dolu… Bir yandan filmi izleyip fıstık yerken diğer yandan annem panik atak falan geçirirse diye üç buçuk attım. Neyse ki film eğlenceli, seyirlikti. Güldük, eğlendik. Salonda iki torunuyla sinemaya gelmiş, yetmişli yaşlarında, başörtülü bir teyze vardı. Yanındakilerin biri kadın biri erkek gibi görünüyordu, teyze bize “Beni de kızlar zorla getirdi” deyince ben mal gibi arkamı dönüp “Ne, o kız mı?” dedim. Teyze “Sen ne sandın” dedi, ciddiydi. Geri kalan sürede koltuğa gömülüp çıt çıkarmadan tıkınarak filmi izledim. Teyze de sürekli “Ben bunu evde televizyonda da izlerdim, niye soktunuz beni bu deliğe” diye mızmızlanıp durdu.
Yapmadım, Arrival filmini pek beğenmedim. Ekşi’de hayatı boyunca Matrix dışında bilim kurgu izlememiş, en iyi bilim kurgu dizisinin Fringe olduğunu zannedenlerce beğenilmesine şaşırmadım. Filmin konusu güzel, işlenişi berbat. Öve öve bitiremeyenler filmin sözde dayanağı olan Sapir-Whorf teorisi hakkında çıt çıkarmıyorlar. Çünkü film mantık hatalarıyla dolu. Aman bana ne ya, herkes  çok biliyor nasılsa. Üşendim, yazmayacağım bu konuda.
Yaptım, yeni yıl kararlarımı yine gündemime aldım. Bundan sonra korkun benden! Hepinizin ağzına sıçacağım. Dünyanın en başarılı insanı olacağım, çok para kazanıp kendime teleskop alacağım. (Celestron) (Delirdi)

160819-westworld-s1-blast-07-1280
Çocukken annemle babamdan gizli korku filmi, bilim kurgu filmi izler; sonra da kendi kendime panik yaparak 80 metrekarelik lojmanda sağa sola koşardım. Durumu fark edince yasaklar koyup çizgi film izlememi söylerlerdi. Ben durur muyum? Hayır. Tabii ki kendimi en rahatsız hissedeceğim pozisyonu alarak gözlerimi kırpmadan uzaylı, cinayetli, hayaletli ne varsa izlerdim. Sonra da arkadaşlarımı korkutur, bazılarını korkudan ağlatarak zevk alırdım. Ne kadar da naif bir çocukmuşum...
Geçenlerde korku/gerilim filmi sevmemizin sebebinin sahip olduğumuz bir gen olduğunu okudum bir yerlerde. Yani suç bende değil, genlerimde!
Neyse, konumuz Westworld. Aslında Westworld 1973 yapımı bir film. Yapay zeka, Western, bilim kurgu iç içe. TRT'de bu filmi izlediğim günü hiç unutmuyorum. Film bittikten sonra lojmanın bahçesine çıkmıştım arkadaşlarımla oynamak için. Hepsine aslında anne babalarının robot olduğunu, sonunda onları öldüreceklerini söyleyip ağlatmıştım. Sonra da yerde bulduğum bir yarasayı alıp eve götürmüştüm. Ancak o gece bilinçaltım nasıl bir oyun oynadıysa, rüyamda herkesin robot olduğunu, filmdeki (robot) yılan tarafından ısırıldığımı, kolumun koptuğunu, öğretmenimin suratının eridiğini ve beni öldürmeye çalıştığın görmüştüm. Çığlıklar atarak uyanmıştım ve bu korku bana uzun süre yetmişti. 
Tabii artık yaşlandık, 32 olduk ve bir süredir Westworld'ün dizi versiyonunu bekliyorduk. Sonunda ilk bölümü yayınlandı ve bana kocaman bir "Hooaayydaaa" dedirtti. Dizinin kadrosuna bakınca zaten insan ayağa kalkıp selam durmak istiyor.  Oyuncular Anthony Hopkins, Ed Harris, Evan Rachel Wood; yapımda ve yayında emeği geçenler HBO, J.J. Abrams, Jonathan Nolan ve eşi Lisa Joy... Tüm kadro için tık tık. Hal böyle olunca ilk bölüm şıp diye bitiverdi. 
Normalde Western filmlerden nefret ederim. Ama hem çocukluğumdan kalma bir anısı olduğundan hem de içinde bilim kurgu olduğundan Westworld'ü izlememem düşünülemezdi. 
Dizi büyük çıkmazımız olan yapay zeka ekseninde ilerliyor. Yapay zekaya sahip bir robot programlamadığınız bir jest, mimik yaparsa ne tepki verirsiniz? İnsanların eğlencesi için kurulan bir platformda hem etik hem de bilimsel açıdan yaşanan çıkmazları oldukça güzel işlemişler. Bir an kendinizi Western ortamında, uzun ve kabarık elbiseler, kovboylar, kasaba şerifiyle baş başa bulurken, diğer sahnede bu ortamın yaratıcılarının kendi aralarındaki etik tartışmalarına ve ileri teknolojiye tanık oluyorsunuz. Bölümler ilerledikçe gerilim unsurunun yapay zekanın kontrol edilemeyişi olacağını düşünüyorum. Bu da her zaman hayalini kurduğum "Robotların dünyayı ele geçirip insanları yok etmesi" senaryosuna oldukça yakın. Yaşasın, hepimizi öldürecekler!
Not: 1 Ekim 2016'dan beri sigara içmiyorum. Yeah bitches!

Dün gece bir anda delirmiş gibi odamı topladım, haftalardır çalışmadığım iki sayfadan notlar çıkardım, okurum diye kenara attığım bir makaleyi okudum, ilaçlarımı içtim, bir mandalina yedim ve Kindle'ı alıp yatağa geçtim. Bütün bunları yapmam normalde haftalar sürerdi. O derece tembelim aylardır. 


Yapmam gereken ne varsa biriktirip, yapmayıp, "Dikkotöm doğonok, yopomoyorom" diye bahane buluyorum. Çok sıkışınca da ağlıyorum. Aynı şeyi diyet konusunda da yapıyorum. hep bir bahanem var. Al işte, sigarayı da bırakamadım. Üç sene içme, bok varmış gibi yeniden başla. Aferin, bence çok zekiyim. Hatta dur bi' sigara yakayım... 

Açıkça kendimi sabote ediyorum! Her konuda hem de. Çünkü hayata karşı bir motivasyonum yok. Yaptığım ve yapacağım hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Sokakta dinozor görsem "İyi yani, napalım, üstüme sıçmadığı sürece sorun yok" der geçer giderim. Zaten muhtemelen o da gelir üstüme sıçar... 

Ne yapmak istesem anında içimden bir ses "Aman kim uğraşacak şimdi" diyor. Üzüm yiyen Roma imparatoru gibi yan yata yata çalışıyorum gündüzleri. Sol kolum kopacak sonunda. Kahveyi, bitki çaylarını kafamı 45 derece açıyla yatırarak içmeyi öğrendim tembellikten. Bilgisayar ekranını yan görerek iş yapıyorum, aletin düz görünümü nasıldı unuttum. Şu an bunları bile yatarak yazıyorum! 

Yatak çöktü yatak! Alalı birkaç ay oldu, götümün izi çıktı yatakta. Yarın firmayı arayıp şikayet etsem "Hamfendi götünüzün yatağa yapıştığını tespit ettik, sorun bizde değil götünüzde" diyecekler. Çünkü yatak bu yani, yatarsın kalkarsın. Ben kalkmıyorum, yatakta yaşıyorum. 

Birkaç sene öncesine kadar ofiste sabahlayan, günde max dört saat uykuyla yaşayan, aşırı enerjik, aynı anda on işi halleden insan da bendim. Ne oldu ya bana? Acaba benim fason üretimim var da biri orijinal beni alıp yerime onu mu bıraktı? Fason muyum lan ben? Dandik miyim? 

Tembel miyim, geri zekalı mıyım neyim biri çözse de ona göre yaşasam artık...
p_20160923_200100
Bugün babam öleli tam dört ay oldu. Koca dört ay ve ben alışmak konusunda bir adım bile yol alamadım gibi geliyor. Bugünkü hislerimi şuraya bıraktım. Ayrıca kötü bir tesadüf de yaşadık. Babamın arkadaşlarından biri Mesut'un hastasıydı, babam Mesut'a selam söylemiş arkadaşıyla. Ama adam selamı iletemeden babam öldü. Bugün yanına gitmiş Mesut'un, "Sana selamını getirdim ama kaybettik maalesef" demiş. Haliyle Mesut bunu anlatınca ben kötü oldum. Dağıldım...
Daraldığım için markete gittim, raflar arasında dolanırken naftalin takıldı gözüme. Eczacıbaşı marka olanı aldım elime, kapağını açıp derin bir nefes çektim. Dünya birkaç tur döndü etrafımda, beynimin içinde rüzgar esmeye başladı ve ciğerlerim nargile içmişim gibi doldu. Evden iki dakika uzaklıktaki markete öylesine gidip kafayı bulmayı başarmıştım. Aferin bana. O kafayla eve zor geldim, gözlerim yanıyordu ve alkol almış gibiydim. 
Akşam yemeği de yemedim, jelibon ve çikolatayla doyurdum karnımı. Üstüne bir fincan da portakal çayı içtim. 
Birazdan şüşko olduğum için kendimden nefret edeceğim, bir daha çikolata yemeyeceğime dair yeminler ederek beş yıllık kalkınma planı yapacağım. Telefonun alarmını 08.00'e kuracağım ama en erken 11.00'de kalkıp gerine gerine yatakta döneceğim. Pilatese başlayacağıma dair binlerce söz verip yine tüm gün camış gibi yayılarak çalışacağım. Evden çalışmanın kötü yanı: YATARAK ÇALIŞABİLİYORSUN! 
Bir an önce eylem planı yapmam gerekiyor. Buraya da yazayım, belki utanır da yaparım.
  • TOEFL için İngilizce çalışılacak!
  • Glisemik indekse göre beslenilecek, 1200 kalori aşılmayacak
  • Yatak içindeki ekosistem dağıtılacak, uyanır uyanmaz yataktan çıkılacak.
  • Kindle güncellenecek, okuma listesindeki kitaplar atılacak
  • Bilim kurgu ve fantastik kurgu dışında kitap okumaya başlanacak
  • Sigara bırakılacak
  • Pilatese başlanacak
  • Resim yapmaya dönsem iyi olur, bunu bi' düşüneyim
  • Sonra okunacak diye kaydedilen yüze yakın makale en kısa sürede okunacak
  • Saçlar kestirilecek ve boyatılacak
Aklıma geldikçe güncelleyeceğim bunu. Şimdi gidip kendimi vantilatörle döveyim.