Birtakım Meseleler

160819-westworld-s1-blast-07-1280
Çocukken annemle babamdan gizli korku filmi, bilim kurgu filmi izler; sonra da kendi kendime panik yaparak 80 metrekarelik lojmanda sağa sola koşardım. Durumu fark edince yasaklar koyup çizgi film izlememi söylerlerdi. Ben durur muyum? Hayır. Tabii ki kendimi en rahatsız hissedeceğim pozisyonu alarak gözlerimi kırpmadan uzaylı, cinayetli, hayaletli ne varsa izlerdim. Sonra da arkadaşlarımı korkutur, bazılarını korkudan ağlatarak zevk alırdım. Ne kadar da naif bir çocukmuşum...
Geçenlerde korku/gerilim filmi sevmemizin sebebinin sahip olduğumuz bir gen olduğunu okudum bir yerlerde. Yani suç bende değil, genlerimde!
Neyse, konumuz Westworld. Aslında Westworld 1973 yapımı bir film. Yapay zeka, Western, bilim kurgu iç içe. TRT'de bu filmi izlediğim günü hiç unutmuyorum. Film bittikten sonra lojmanın bahçesine çıkmıştım arkadaşlarımla oynamak için. Hepsine aslında anne babalarının robot olduğunu, sonunda onları öldüreceklerini söyleyip ağlatmıştım. Sonra da yerde bulduğum bir yarasayı alıp eve götürmüştüm. Ancak o gece bilinçaltım nasıl bir oyun oynadıysa, rüyamda herkesin robot olduğunu, filmdeki (robot) yılan tarafından ısırıldığımı, kolumun koptuğunu, öğretmenimin suratının eridiğini ve beni öldürmeye çalıştığın görmüştüm. Çığlıklar atarak uyanmıştım ve bu korku bana uzun süre yetmişti. 
Tabii artık yaşlandık, 32 olduk ve bir süredir Westworld'ün dizi versiyonunu bekliyorduk. Sonunda ilk bölümü yayınlandı ve bana kocaman bir "Hooaayydaaa" dedirtti. Dizinin kadrosuna bakınca zaten insan ayağa kalkıp selam durmak istiyor.  Oyuncular Anthony Hopkins, Ed Harris, Evan Rachel Wood; yapımda ve yayında emeği geçenler HBO, J.J. Abrams, Jonathan Nolan ve eşi Lisa Joy... Tüm kadro için tık tık. Hal böyle olunca ilk bölüm şıp diye bitiverdi. 
Normalde Western filmlerden nefret ederim. Ama hem çocukluğumdan kalma bir anısı olduğundan hem de içinde bilim kurgu olduğundan Westworld'ü izlememem düşünülemezdi. 
Dizi büyük çıkmazımız olan yapay zeka ekseninde ilerliyor. Yapay zekaya sahip bir robot programlamadığınız bir jest, mimik yaparsa ne tepki verirsiniz? İnsanların eğlencesi için kurulan bir platformda hem etik hem de bilimsel açıdan yaşanan çıkmazları oldukça güzel işlemişler. Bir an kendinizi Western ortamında, uzun ve kabarık elbiseler, kovboylar, kasaba şerifiyle baş başa bulurken, diğer sahnede bu ortamın yaratıcılarının kendi aralarındaki etik tartışmalarına ve ileri teknolojiye tanık oluyorsunuz. Bölümler ilerledikçe gerilim unsurunun yapay zekanın kontrol edilemeyişi olacağını düşünüyorum. Bu da her zaman hayalini kurduğum "Robotların dünyayı ele geçirip insanları yok etmesi" senaryosuna oldukça yakın. Yaşasın, hepimizi öldürecekler!
Not: 1 Ekim 2016'dan beri sigara içmiyorum. Yeah bitches!

Dün gece bir anda delirmiş gibi odamı topladım, haftalardır çalışmadığım iki sayfadan notlar çıkardım, okurum diye kenara attığım bir makaleyi okudum, ilaçlarımı içtim, bir mandalina yedim ve Kindle'ı alıp yatağa geçtim. Bütün bunları yapmam normalde haftalar sürerdi. O derece tembelim aylardır. 


Yapmam gereken ne varsa biriktirip, yapmayıp, "Dikkotöm doğonok, yopomoyorom" diye bahane buluyorum. Çok sıkışınca da ağlıyorum. Aynı şeyi diyet konusunda da yapıyorum. hep bir bahanem var. Al işte, sigarayı da bırakamadım. Üç sene içme, bok varmış gibi yeniden başla. Aferin, bence çok zekiyim. Hatta dur bi' sigara yakayım... 

Açıkça kendimi sabote ediyorum! Her konuda hem de. Çünkü hayata karşı bir motivasyonum yok. Yaptığım ve yapacağım hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Sokakta dinozor görsem "İyi yani, napalım, üstüme sıçmadığı sürece sorun yok" der geçer giderim. Zaten muhtemelen o da gelir üstüme sıçar... 

Ne yapmak istesem anında içimden bir ses "Aman kim uğraşacak şimdi" diyor. Üzüm yiyen Roma imparatoru gibi yan yata yata çalışıyorum gündüzleri. Sol kolum kopacak sonunda. Kahveyi, bitki çaylarını kafamı 45 derece açıyla yatırarak içmeyi öğrendim tembellikten. Bilgisayar ekranını yan görerek iş yapıyorum, aletin düz görünümü nasıldı unuttum. Şu an bunları bile yatarak yazıyorum! 

Yatak çöktü yatak! Alalı birkaç ay oldu, götümün izi çıktı yatakta. Yarın firmayı arayıp şikayet etsem "Hamfendi götünüzün yatağa yapıştığını tespit ettik, sorun bizde değil götünüzde" diyecekler. Çünkü yatak bu yani, yatarsın kalkarsın. Ben kalkmıyorum, yatakta yaşıyorum. 

Birkaç sene öncesine kadar ofiste sabahlayan, günde max dört saat uykuyla yaşayan, aşırı enerjik, aynı anda on işi halleden insan da bendim. Ne oldu ya bana? Acaba benim fason üretimim var da biri orijinal beni alıp yerime onu mu bıraktı? Fason muyum lan ben? Dandik miyim? 

Tembel miyim, geri zekalı mıyım neyim biri çözse de ona göre yaşasam artık...
p_20160923_200100
Bugün babam öleli tam dört ay oldu. Koca dört ay ve ben alışmak konusunda bir adım bile yol alamadım gibi geliyor. Bugünkü hislerimi şuraya bıraktım. Ayrıca kötü bir tesadüf de yaşadık. Babamın arkadaşlarından biri Mesut'un hastasıydı, babam Mesut'a selam söylemiş arkadaşıyla. Ama adam selamı iletemeden babam öldü. Bugün yanına gitmiş Mesut'un, "Sana selamını getirdim ama kaybettik maalesef" demiş. Haliyle Mesut bunu anlatınca ben kötü oldum. Dağıldım...
Daraldığım için markete gittim, raflar arasında dolanırken naftalin takıldı gözüme. Eczacıbaşı marka olanı aldım elime, kapağını açıp derin bir nefes çektim. Dünya birkaç tur döndü etrafımda, beynimin içinde rüzgar esmeye başladı ve ciğerlerim nargile içmişim gibi doldu. Evden iki dakika uzaklıktaki markete öylesine gidip kafayı bulmayı başarmıştım. Aferin bana. O kafayla eve zor geldim, gözlerim yanıyordu ve alkol almış gibiydim. 
Akşam yemeği de yemedim, jelibon ve çikolatayla doyurdum karnımı. Üstüne bir fincan da portakal çayı içtim. 
Birazdan şüşko olduğum için kendimden nefret edeceğim, bir daha çikolata yemeyeceğime dair yeminler ederek beş yıllık kalkınma planı yapacağım. Telefonun alarmını 08.00'e kuracağım ama en erken 11.00'de kalkıp gerine gerine yatakta döneceğim. Pilatese başlayacağıma dair binlerce söz verip yine tüm gün camış gibi yayılarak çalışacağım. Evden çalışmanın kötü yanı: YATARAK ÇALIŞABİLİYORSUN! 
Bir an önce eylem planı yapmam gerekiyor. Buraya da yazayım, belki utanır da yaparım.
  • TOEFL için İngilizce çalışılacak!
  • Glisemik indekse göre beslenilecek, 1200 kalori aşılmayacak
  • Yatak içindeki ekosistem dağıtılacak, uyanır uyanmaz yataktan çıkılacak.
  • Kindle güncellenecek, okuma listesindeki kitaplar atılacak
  • Bilim kurgu ve fantastik kurgu dışında kitap okumaya başlanacak
  • Sigara bırakılacak
  • Pilatese başlanacak
  • Resim yapmaya dönsem iyi olur, bunu bi' düşüneyim
  • Sonra okunacak diye kaydedilen yüze yakın makale en kısa sürede okunacak
  • Saçlar kestirilecek ve boyatılacak
Aklıma geldikçe güncelleyeceğim bunu. Şimdi gidip kendimi vantilatörle döveyim.

Merhaba, ben geldim!

Bir değişiklik yapıp günlük yazmak istedim, çünkü eminim sıkıcı hayatımı aşırı merak ediyorsunuzdur.
19 Eylül Pazartesi
Pazar gecesi çocukluk arkadaşımla konuştuk, dedi ki yarın sabah kahvaltıya gidelim. Pazartesi freelance işimde izin günüm olduğundan tamam dedim. Ama anında pişman oldum. Çünkü evden uzaklaşmaktan nefret eden, kendi yaşam alanının dışına çıkınca panik yapan bir numuneyim. Tabii böyle bir sebeple vazgeçtim diyemedim. Pazartesi sabah 9’da kardeşimle beni evden aldı ve Lüleburgaz’a gittik. Yol boyunca uyukladım, içimden “Bok mu arıyoruz acaba sabahın köründe buralarda” diye söylendim ve yatağımı özlediğime dair ağıtlar yaktım. Ayrıca gece sigarayı bırakma kararı almıştım. “Ayın 19’u, keşke çift rakamlı bir günde bıraksaydım” diye bahaneler üreterek arkadaşın içtiği elektronik sigaraya iç geçirerek baktım. Ama yok, asla sigara içmeyecektim! Kararlıydım!
Varış noktasına geldiğimizde bunların hiçbiri olmamış da kahvaltıya gitmeyi en çok ben istemişim gibi davranmaya başladım, tam bir sinsi gibi… Çünkü gittiğimiz yer şahaneydi!
Kabalka adında, aşırı minnoş bir mekan. Mavi panjurları olan, yeşillikler içinde, bahçesinde bebek kedilerin koşturduğu ve sazlardan kamelyalarda oturduğumuz, şahane bir yer!

Kahvaltıdan sonra kahvelerimizi söyledik ve elbette iradesiz bir insan olduğumdan kardeşimin sigarasına dadandım, kahvemi sigarayla içtim. Olsundu, pişman değildim, yarasındı!
Birkaç ufak tefek işimizi halledip dönüş yoluna geçtik. Benim ısrarımla köy yollarından gittik. Ancak ufak bir sorunumuz vardı, kardeşimin acilen çişini yapması gerekiyordu!
İlk gördüğümüz köye girdik ve kardeşimle arkadaşım caminin tuvaletine işemek konusunda hemfikir oldular. Bir ateist olarak dinine inanmadığım bir Tanrı’nın ibadethanesine çiş yapmayı etik bulmadığımdan arabada bekledim. Ama kardeşimin böyle etik sorunları yoktu; muhtemelen o anda cami, sinagog, kilise, çalı dibi, duvar kenarı fark etmeksizin işeyebilirdi.
Eve döndüğümde annem odamı temizlemiş ve yatağımın üzerine, kitaplarımın üzerine çeşitli işaretler bırakarak “Odanı topla” mesajı vermişti. Temiz bir oda gibisi yok, hemen camış gibi yatağa yayıldım ve Kindle’ı elime alıp kitap okumaya başladım. Günün ilerleyen saatlerinde başlayan yağmur ve gök gürültüsü sayesinde sevinçten çıldırdım, kendimi balkona attım. Başıma saçma aksiliklerin gelmediği, keyifli bir gün oldu. Hayret. Oysa günün sonunda kafama meteor düşmesi gerekiyordu!
20 Eylül Salı
Yine sabahın köründe homurdanarak uyandım, tuvalette bir süre uyukladıktan sonra kahvaltı bile yapmadan evden çıktım. Annemle (yine) Lüleburgaz’a gittik, bu defa doktor kontrolüne. Babamın akciğer kanserini teşhis eden doktora gittiğimiz için yol boyunca kafamda felaket senaryoları yazdım. Sanki anneme de kanser diyecek gibi geldi, ya da koah, ya da başka kötü bir şey…
Doktorumuz yoyo gibi bir adam, zıp zıp, yerinde duramıyor. Ben annemde astım, bronşit gibi bir hastalık beklerken adam “Annen turp gibi ama sen iyi değilsin” dedi. Haydaaa!
Tahlil sonuçlarını beklerken kantinde şekerli kahveleri hüplettik ve doktora yakalandık. “Bırakın onları, ben size şekersiz kahve alacağım” dediyse de duymazdan geldik. Annemin ciğerleri iyiydi ama benimkiler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Doktorumuz ısrarla uyku testi yapmak istedi. Bir gece hastanenin uyku laboratuvarında kalacağım, imkansız! Bir kere sürekli çişim gelir stresten, sonra uyuyamam, sabaha kadar tavana bakarım. Uyku olmadan uyku testi olmaz. İmkansız yani. Tüm bunları sıralayarak “Anksiyetem tuttu ay lütfen kapatın bu konuyu” dedim, adam haliyle benimle alay etti. “Biz laboratuvarda kalan balık etli kadınları kesip yiyoruz” falan dedi. Tabii ki devamında “Kilo ver, sigarayı bırak” gibi bir sürü sevimsiz, işime gelmeyen şey söyledi. Ben itiraz ettikçe de anneme “Ya bu kız niye böyle” dedi durdu. Ne bileyim lan ben niye böyleyim, ben de memnun değilim yani ben olmaktan. Neyse…
Eve döndük, günü herhangi bir gariplik olmadan bitiriyoruz derken kardeşimin çığlığını duyduk. Sürekli açık bıraktığı camdan giren minik bir kertenkele halının üstünde öylece duruyordu. Hayır yani üşenmemiş ikinci kata tırmanmış sıpa. Bana kalsa onunla yaşardım, umursamazdım odamda gezinmesini. Çok narin ve korkak hayvanlar çünkü. Ama kardeşimi hiçbir kuvvet o odaya sokamazdı.
ec3f1012a1359a67fca85073dcca5494
Annem odaya girdi ve kapıyı kapattı. Bir süre uğraştıktan sonra zavallı çocuğu ölü olarak ele geçirdi. Vileda sopasıyla bir poşete koyup dışarı atmak niyetindeyken fark etmeden hayvanı öldürmüş. Gecenin devamında anneme katil deyip böğüre böğüre ağladım. Gördüğüm kabuslarla sabah olmak bilmedi. Hala aklımdan çıkmıyor, eve giren zararsız bir hayvanın ölmüş olması moralimi bozuyor.
Bir süredir kabuslarım garipleşti. En son geçen gün rüyamda bir grup insan öldürdükleri kedilerin kafalarını sopalara geçirmiş beni kovalıyordu. Gemiye biniyorum ama gemi karada gidiyor, gemiden uzaktaki denize bakıyorum. Sonra koşarak denizi geçiyorum, bir ara suyun altına dalıyorum ve denizin altında asfalt yol olduğunu görüyorum. Bu arada sürekli peşimde birileri var… Saçma sapan şeyler…
img_2062
Japonlar'ın Comiket’inden sonra dünyanın en büyük çizgi film festivali olan San Diego Comic-Con International dün başladı!
Program kapsamında ödüller, söyleşiler, film gösterimleri ve yarışmalar var. Tek tek yazmaya kalkarsam çok sıkıcı olur, en iyisi kendi sitesine bakman. En eğlenceli kısmı elbette cosplay, yani çılgın kıyafetler! 
Amerika'da  bunlar olurken sence ben neredeydim? Bir otobüsün içinde, sıcaktan erimiş halde İskender diyarı Bursa’ya gitmeye çalışıyordum. Yolun yarısına gelmeden isyan eden otobüs yaşlıları muavini otobüsten attı, İstanbul’a kadar muavinsiz gittik. Muavin otobüsten atıldığı halde çenesi kapanmayan deli adam yüzünden teyzem olaya el koydu ve “Lütfen susar mısınız, şoförün psikolojisini bozuyorsunuz” dedi. Elbette kimse bu uyarıyı dikkate almadı. Mesele uzasaydı şoföre Xanax verecektim, neyse ki gerek kalmadı.
Yolda üç tane kazaya denk geldik, trafik kilitlendi, araba bozuldu… Esenler otogarında tuvalete gitmemeye götüm üzerine yemin etmiştim, bu nedenle yaşanan aksiliklere bir de çişimin gelmesi eklenince yol bitmek bilmedi.
Yine de Comic-Con hazırlıklarını telefondan takip ederek kahvehane efesi gibi yabancı arkadaşlara “Mevzu mu var, ne alemdesin” demeyi ihmal etmedim. Brezilyalı arkadaşım haricinde ciddiye alıp dönen olmadı, bu konu hakkında konuşmak istemiyorum…
Anneanne evine varır varmaz kendimi tuvalete attım ve es vermeden uzun uzun işedikten sonra internete düşen Comic-Con fotoğraflarına bakarak kıskançlıktan tırnak etlerimi kemirdim, ptuh!
Şu linkten DC'nin dört günlük Comic-Con programına bakabilirsin. Ayrıca Entertainment Weekly de üşenmemiş, Comic-Con kapsamında Con-X diye bir etkinlik düzenlemiş. Detaylarına şuradan ulaşabileceğin etkinlikte yemek standları, seyyar şarj üniteleri, piknik alanları ve elbette bizim asla ulaşamayacağımız türde bol eğlence var.
Şimdilik ortalıkta 2016'ya ait çok fazla cosplay fotoğrafı yok, bulabildiklerimin bazılarını aşağıya bırakıyorum, üstüne basmayın. 
Bir gün ülkemizde de böyle güzellikler görmek dileğiyle, gidip kıskançlıktan kendimi keseceğim.


img_2109

img_2146

img_2087

img_2099

img_2095

img_2094

img_2037

img_2157

img_2148

img_2137

img_2135
img_2138
The-dark-tower-From-Stephen-King
Bu yazı için oldukça geç kaldığımın farkındayım ancak blog yazmaya ara verdiğimden mazur görün.
Beni tanıyanlar Stephen King'e aşık olduğumu az çok bilir. Çocukluğumda tesadüfen keşfettim kendisini. İlk okuduğum kitabı Skeleton Crew, ülkemizde bilinen adıyla Sis oldu. Sonrasında elbette Kara Kule serisine bulaştım ve tapınırcasına okumaya devam ettim. Ve şimdi Kara Kule (The Dark Tower) sinemaya uyarlanıyor. Yalnız ufak (?) bir sorun var: Roland zenci! 
Hayır, ırkçı falan değilim elbette. Ama kitabı okuyanlar ne demek istediğimi anladı. Beni alıp Roland yapsalar bu kadar uyardı (?). Yani illa ki projeye zenci koyalım gibi bir derdiniz varsa, zaten hali hazırda serinin içinde Odetta Holmes var, kadın zenci! 
Bu duruma bozulsam da ses çıkarmadım çünkü ben bir King fanıyım. Onun kitaplarından yapılacak her uyarlamayı eleştiririm, ama sonra oturup izlerim. Çünkü sinsiyim!

Serinin kötü adamı, yani Siyahlı Adam Randall Flagg da  Matthew McConaughey tarafından canlandırılacak. Randall Flagg birçok King romanında karşımıza çıkan şerefsiz, piç, şeytan ruhlu ama ilgi çekici bir karakter. Buna belki başka bir yazıda değinebilirim. Matthew McConaughey ayrıca yine King uyarlaması olan The Stand filminde de Randall Flagg'ı oynuyor. Bu güzel bir ayrıntı olmuş, her yerde farklı bir Randall görmeyeceğiz. 
Idris Elba'nın Roland olduğu sahneler yavaş yavaş düşmeye başladı. Bunu görünce ben ne yaptım? Gidip Kara Kule serisinden bir kitabı üç kere öpüp alnıma koydum, neticede bu da benim kutsalım. 
İşte setten kareler, işte gönlümün efendisi Roland...
Bu arada, başlıktaki soruya cevaben: Yapmışlar, olmuş.
343b5d7900000578-3592955-image-m-2_1463406779182

343b5dbc00000578-3592955-image-a-20_1463409003842




Bir yıldan uzun zaman oldu yazmayalı, sanırım artık geri dönmek istiyorum. İçinde bulunduğum depresyondan çıkabilirsem elbette…
23 Mayıs Pazartesi, öğlen 13.30’da babam öldü, hayatımdan kocaman bir parça gitti. Şubattan beri akciğer kanseri ile savaşıyorduk, olmadı, üç ay yaşadı. Gözümün önünde öldüğünden mi yoksa kişisel zayıflığım mı bilmiyorum, bir türlü aklımdan atamıyorum. Babamın ölümünü uzun uzun anlatmayacağım. Şurada anlatmıştım.
Bu süreçte neler yaptım: Kilo verdim, kilo aldım, sevgilim oldu, sevgilimden ayrıldım, bilgisayar oyunlarına geri döndüm, ağladım, manik atak geçirdim, bol bol ketiapin içtim, çokça uyudum, pilatese başladım, pilatesi bıraktım, depresyona girdim, babamı özledim, depresyondan çıkamadım…
En son dün sürekli midem ağrıyor diye şikayet etmem üzerine doktor arkadaşım “Bir bokun yok senin, kendi kendine negatif enerji yüklüyorsun, depresyondan hastasın” dedi. Belki yazmak iyi gelir diye bloğa dönüş yapayım dedim. Bundan sonra sadece günlük yazıları değil, oynadığım bilgisayar oyunları, izlediğim diziler (bilim kurgu, fantastik) ve okuduğum kitaplar hakkında da yazacağım. Her boku en iyi ben biliyormuşum gibi yazacağım, çok yazacağım, evet…
O zaman rastgele diyelim!








Güneşi selamlayalım, çünkü biz deliyiz...

Hiç anlamadığım mevzulardan biri de kendini sevme ile ilgili olumlamalar. Bir insan kendini sevmiyorsa, hiçbir insan ya da olay bunu değiştiremez. Hele ki turuncu entarili Budist rahipler gibi bilinç altına oynamak bana çok anlamsız geliyor. Geçenlerde mailimde bu konuyla ilgili garip bir mesaj buldum. Biri bloğumu okumuş ve kendimi sevmediğime karar vermiş, bu nedenle de bana bir dizi olumlama cümlesi göndermiş. Bunları inanarak söylersem gerçek olurmuş. İyi niyetine teşekkür ederim de, koca evrenin işi gücü yok, "Hmm lustralseyahat ne dilemiş bakalım" diyecekmiş gibi düşünmesi, nasıl desem, SAÇMALIK! Böyle durumlarda her zaman şu siteye girerim, alabildiğine zoom out yaparak evrende bok kadar bile alan kaplamadığımı görüp "Oh be!" derim.

Düşünce gücü, kuantum düşünce (koca kuantum fiziğini al, kuantum düşünce diye madara et) gibi gariplikleri savunanlarla her zaman tartışmışımdır. Ama benim de kötü günlerim oldu, bu konularda bir an "Lan acaba" dediğim oldu... Seneler önce Eskişehir'de bir kadın yine böyle garip düşünce gücü işleriyle uğraşarak çevresindekilere yardım ettiğini iddia ediyordu. İddia diyorum çünkü gerçekte sadece bir dizi hmmm ve ommm sesinden ibaretti. Bir gün sabahın 6'sında deli sikmişcesine bir heyecanla ofisine gittim. Bana ne yapacağını umuyordum acaba? Uçarak mı çıkacaktım ofisten, yoksa bir anda çok zeki ve başarılı mı olacaktım? O dönem nasıl bunalmışsam artık, dedim tamam ulan, ben de varım!

Sabah 6'da ofisine gittim. Ofis dediğim yer de işi gereği bir binanın bodrum katı. Korku filmlerinde zombilerin, hayaletlerin çıkıp insanların götünü yediği yerlerden. Havalandırmanın sesi geliyor, uzun ve karanlık bir koridor, sabahın 6'sı olduğundan normal insanlar henüz evlerinde. Orada biri seni kesse cesedini en erken 8 gibi bulurlar, öyle saçma bir ortam. Mevsimlerden yaz ama kadın klimayı öyle bir açmış ki, ben rahatlamak yerine kendimi soğuk hava deposunda asılı bir inek gibi hissettim. Evet ölü bir inek. Ortam soğuk, saat sabahın körü ve karşımdaki kadın bana kendimi sevmeyi öğretecek. "Du bakalım ne olacak" diye merakla beklemeye başladım.

Bordo renkli mi siyah mı olduğunu net hatırlayamadığım deri bir koltuk vardı. "Uzan" dedi bana, eh madem geldik uzanalım diye yattım. Elleriyle havada hareketler yapmaya başladı, arada parmaklarını şıklatıyor falan... Enerji içinmiş onlar. Yani ortamda bir cinci hocamız eksik. Sonra bazı cümleler söylemeye başladı, "Gözlerini kapatıp sadece dinle, söylediklerimi hisset" dedi.

- Ben Tanrı'nın bir parçasıyım

Haydaa!

- Ben çok güzelim.

Bok.

- Ben çok zekiyim.

Yok artık.

- Kendimi affediyorum.

Yine ne yaptım acaba?


Kadın bu cümleleri sıralarken, ben içimden her birine muhalif olarak yaklaşık otuz dakika geçirdim. Bu arada girişte soğuk dediğim için elektrikli ısıtıcıyı açıp dibime yerleştirmişti, seans sırasında üşüyebilirmişim. Böyle söyleyince sanki seansta havalı şeyler oluyor da ondan üşüyorsun gibi anlaşılıyor, alakası yok. Buzhane gibi bir ortamda bir saate yakın kıpırdamadan yatarsan üşürsün. Neyse, elektrikli ısıtıcı tatlı tatlı yüzümü yakmaya başladı; son on, on beş dakika kendimi ortama kaptırdım. Bir yandan kadının sözleri uğulduyor kulağımda, zaten uykum da var, ay ne güzel masal gibi konuşuyor, acaba kahvaltıda ne yesem, acaba sevgilimden mi ayrılsam derken ben ciddi ciddi uçtum. O kadar abartmışım ki, yüzüme vuran sıcak yüzünden gözümdeki lens kurudu, kaşınmaya başladı, "Galiba beynim eriyor" diye düşünüp gözümü bile kırpmadım. Eriyecekse erisindi koduğumun beyni, zaten bir işime yaramıyordu. Uçuyordum, çok mutluydum, yaleppim ben ne şahane bir insandım...

Bir süre sonra durdu, kalkabilirsin dedi. Ama ben nasıl mayışmışım, nasıl tatlı bir rahatlık var, ofisi arayıp "Gelmiyorum lan ben işe, gidip kendimi hissedeceğim" diyesim var. Ölümüne isyan, alayına trip! Bir süre konuştuk, kendini nasıl hissediyorsun diye sorduğunda "Fazla kızarmış tavuk gibi" diyesim gelmişti. Çıktıktan sonra o atmosferin etkisiyle birkaç saat "Heyt be! Kendimi seviyorum ulan!" diye dolaştım. Öğleden sonra banka arayıp "ya kredi kartı borcunu öde ya haciz" dediğinde gerçek hayata döndüm tabii. Sikerlerdi olumlu düşünceyi de gücünü de.

Bu olaydan sonra hiçbir şekilde bu tür işlere bulaşmadım, meraktan bile olsa denemedim. Zaten şu dünyada en saçma bulduğum şeyler reiki, pozitif düşünce gücü, Reha Muhtar ve leopar desenli tayt.

Gideyim de biraz "Her şey mükemmel olacak, ayda 20 bin tl kazanacağım, bokumda boncuk bulacağım" olumlaması yapayım. (Yalnız ruhum fakir sanırım, 20 bin ne ya? İnsan başlamışken en az 100 bin der.)

Bir ara da cinlerle olan tecrübemi yazayım, eski ev arkadaşımı korkutup ayağını çatlatmasına sebep olmuştum. Çünkü çok iyi kalpli ve tontiş bir insanım.

Bitti.








Aşırı entel ve depresif profil

Depresyondayım. Hayır kendi kendime teşhis koymadım. Bu doktor yardımı almış halim. Zaten genel olarak hayatım iki ucu boklu değnek misali (bipolar) gidiyor. Doktorum olacak seksi "Manik atak geçirme, aman kendine zarar verecek şeyler yapma" diye diye depresyona soktu, farkında değil. Kendimi keseceğim yakında odasına gidip, sanırım o zaman ikna olacak. Gerçi öyle bir şey yapacak olsam önce yanındaki o sarı saçlı sinsiyi kesebilirim. O kızın kafasından geçenleri o kadar merak ediyorum ki... Düşünsene bütün gün bilgisayar başındasın, birtakım insanlar yanında doktora anlatıp duruyor:

- İşte ben de dün fark ettim ki zürafaları seksi buluyorum
- Aslında kocam ölse mutlu olurum
- Herkes ölsün
- Sen ne mezunusunuz doktor bey?
- İyiyim ben, yok bir şeyim!
- Bu ilaç bana kilo aldırdı, aslında memelerim büyüdü o iyi ama götüm de büyüdü, na'psak?
- Bugün altıma işemedim
- Benim oğlum bütün gün buzağı gibi sağa sola atlıyor, bence hiperaktif, ay çok zeki, fazla zekadan çıldıracak!

Bütün bunlar olurken bu bahsettiğim sinsi kafasını bilgisayardan kaldırmıyor. Bazen kendi kendine gülümsüyor, kalkıp yakasına yapışasım, "Bana mı güldün lan sen, sinsi bok" diye silkeleyesim geliyor. Hata boğazını sıktığımda suratındaki makyajın altından nasıl kıpkırmızı olacağını falan hayal ediyorum. Bazen de duvar gibi tepkisiz, doktordan gelecek talimatı bekliyor. Kendimi unutuyorum, "Lan acaba ne düşünüyor şu an" diye ona takıyorum kafayı. Sanki ben  odadan çıkınca doktorla birbirlerine bakıp "Ahahaha salağa bak, pis aptal, bu zekayla nasıl hayatta kalmış bu ahaha tipine sıçayım" diye alay ediyorlar gibi geliyor. Sonra da "Ya sen ne pis, ne iğrenç bir insansın" diye kendime kızıyorum.

Zaten doktor konusunda kafam karışık. Adam manken falan olacakken ailesi "Aman oğlum, kötü yola düşersin" diye istememiş de iyi aile çocuğu olmak için doktor olmuş gibi geliyor. Yetmemiş bir de psikiyatr olmuş. Ulan ben zaten sana bakıp kafamda kurmaktan anlatamıyorum ki bir şey...

- Uykunuz nasıl?
- Hmmmm (İç ses: Ya seninle uyusak ne güzel olurdu)
- ? ("Cevap ver, geri zekalı gibi bakma" dercesine bakıyor)
- Uyumuyorum ben. (Geri zekalı.)
- O zaman Seroquel'i 300 mg yapalım, zaten çok hafif doz bu. (Çüş, yalan!)

Eskiden daha da seksi geliyordu gözüme ama depresyonun şiddeti artınca "Bu ne ya, koca kafalı" falan demeye başladım. Yine de bir gün akli dengemi tamamen kaybedersem bilinçaltımın etkisiyle ilk iş kendisini dağa falan kaçıracağım. Ya da belki kaçırmam ya, kesin normal hayatta uyuzun tekidir. Zaten artık kendisine gitmeme kararı aldım.

Diğer yandan, bana verdiği ilaçların (Son 15 senede bana verilen diğer ilaçlar gibi) hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. İnsan her sabah gözünü "Yine mi ölmedim lan ben" diye açar mı? Zaten kötüydüm, Yamak öldükten sonra tamamen bitti pilim. Hayattan hiçbir beklentim yok, gündüz odamın perdesini bile açmıyorum, konuşmaya gerek görmüyorum, sürekli bir şeyler için ağlıyorum, sonra aklıma Yamak geliyor daha çok ağlıyorum. Sokaktaki bütün hayvanları düşünüp ağlıyorum, RTE'den nefret ediyorum ağlıyorum, twitter'da hasta insan fotoğrafları görüp ağlıyorum, insanlar neden cinayet işliyor diye ağlıyorum, ekmek makinesi ekmeği istediğim gibi yapmadı diye ağlıyorum, neden saçlarım kıvırcık diye ağlıyorum, telefonum bozuk diye ağlıyorum, İlber Ortaylı neden şişko diye ağlıyorum, ben neden salağım diye ağlıyorum... Sonra başa dönüp yine Yamak için ağlıyorum.

Ölmek istiyorum ama intihar edecek göt de yok. Herhalde bir süre böyle isteniyor, sonra bir gün cesaret bulup yapıyorsun. Bilemiyorum, şimdilik "Kesin sakat kalırım, bu şansla ölmem hayat boyu altıma sıçarım" diye korkuyorum. İnsanlara söyleyince de panik yapıyorlar sanki hemen intihar edecekmişim gibi. Ya bende o göt olsa sana söylemem bile, yaparım direkt. Böyle tüpü bitik televizyon gibi yaşamam ki, mis gibi giderim. Zaten bence Allah da yok, cennetti cehennemdi tantanası yok, mis... Bu aralar sürekli Mehmet Pişkin'i düşünüyorum, onun gibi olabilmeyi istiyorum.

Panik demişken, daha önce bahsettim mi bilmem ama tüm bu salaklıklarımın yanı sıra tam bir panik teyzeyim:

Kötü bir olayın olma ihtimali bile ortada yokken panik yapmaya başlarım, böylece kötü olay olduğunda daha da çok panik yapıp delirebilirim.

Genelde gece yatmadan önce panik yaparım, böylece kötü rüyalar görüp panik içinde uyanırım.

Halletmem gereken çok önemli bir iş varsa panik yaparım, böylece bağırsaklarım sapıtır ve ishal olurum. Daha çok panik yaparım, bu sayede kusmaya başlarım. hastalanıp işi batırınca panik yapmakta haklı olduğumu düşünüp tüm bu süreci normalleştiririm. 

En iyi bildiğim şeyi yapmadan önce bile panik yaparım, böylece genelde kolaylıkla iyi şekilde yapabileceğim şeyleri de batırırım.

Zamanımın çoğunu panik yaparak geçirdiğim için zamanı verimli kullanamam, sonra da az zamanım kaldı diye panik yaparım.

Şimdiden otuz sene sonra beyazlayacak saçlarım ya da sarkacak memelerim için panik yapabilirim, sonra bunun saçma olduğunu fark edip "O kadar uzağa gerek yok, ya yarın araba çarpar da ölürsem" diye panik yapmaya başlarım. 



Çok aptalım, keşke ölsem. (Ergenlikten selamlar.)




















A song of ice and fire, 2000'lerin başından beri takip ettiğim ve okurken pek keyif aldığım bir seri. Okurken büyüdüğüm kitaplardan sayarım, çünkü bu seriyi keşfettiğimde üniversiteye hazırlanıyordum, ergendim, çok asiydim, öyle böyle değil, üniversiteye gidince hayatım değişecek sanıyordum, heavy metal dinliyordum ve simsiyah gezmeyi cool sanıyordum. Aradan on yıldan fazla zaman geçti, şu an 30 yaşındayım ve elbette hayatım değişmedi. Hala siyah giyiyorum ama zayıf gösterdiğinden. Bir de hala George R. R. Martin denen tombalağın seriyi tamamlamasını bekliyorum. Evlenmiş, çocuk yapmış olsam o bile seriyi okuyacak yaşa gelecekti. İnsaf!

Dizi haline gelmesine başta sevinmiştim, sonra izlerken her "Ama kitabı daha güzel" diyen sinir bozucu insan gibi ben de mırın kırın etmeye başladım. Aşırı entellikten ölecektim, hiçbir boku beğenmemem lazımdı. Aslında başta en çok adına takılmıştım, neden diziye ilk kitabın adını verdiler diye kendi küçük dünyamda yapımcılara küsmüştüm. Game of Thrones adı Cersei kaltağının Eddard Stark'a "When you play the game of thrones, you win or you die. There is no middle ground" demesinden geliyor. Meali, "Taht oyunları oynarsan ya kazanır ya ölürsün. Ortası yoktur." Başta garip bulmuştum ama ticari zekayla bakınca Taht Oyunları isminin Buz ve Ateşin Şarkısı'ndan daha vurucu olduğuna ikna oldum. Neden pazarlama alanında iş bulamadığımı da buradan anla işte. Neyse, bu zırvalardan bahsedip seni oyalıyorum çünkü birazdan ne kadar kıskanç bir insan olduğumu anlayacaksın. 

Geçenlerde güzel bir haber aldım,  George R. R. Martin dizinin altıncı sezonunun senaryo ekibinde yer almayacakmış. Bunun nesi güzel dersen, 2011'den beri beklediğimiz The Winds of Winter'ı yani serinin altıncı kitabını yazacakmış. Hatta bir güzellik yaptı ve kitaptan bir bölüm de yayınladı. Üstüne bir de Arya Stark'ı oynayan Maisie Williams'ın diziden ayrılıp en büyük aşkım olan Doctor Who'ya geçtiğini öğrenince sanki hayatımda her şey şahaneymiş gibi kalkıp evin içinde kendi kendime dans ettim. 


Maisie Williams Tardis'te

Bu güzel haberleri aldım ama, ufak bir sorun vardı. George R. R. Martin'in bloğunu açtığımda karşıma şöyle bir başlık çıktı: My night with Sibel! 

Sibel Kekilli'yi Shae rolüyle izlemiştik evet de, George'un yanında ne işi vardı? Aman yarabbimdi, bu kadın nasıl oluyor da bu adamdan bu kadar övgü alıyordu! Kendimi duvardan duvara vurmak istiyorumdu, neden bunlar hep benim başıma geliyordu!! Sakinleşip yazıyı okuyayım dedim:

The lovely and talented SIBEL KEKILLI

Yok artık daha neler!

Sonra da demiş ki: I've met some wonderful people through GAME OF THRONES, and Sibel is one of them.  What an amazing, talented, courageous young woman.   And yes, I confess it: her Shae was better than my Shae.

Meali kısaca: Sibel şahane, yetenekli, über bir kadın, lustralseyahat'ten bile daha iyi ve evet itiraf edelim ki benim yazdığım Shae'den daha iyiydi! 


  
Kadın benim tombiğimle bir gece geçirmiş! Bununla kalsa iyi! Adam bir de Sibel için şarkı koymuş bloğa. 



Bunu gördükten sonra kıskançlıktan kendimi balina gibi karaya vurasım, olmadı adamın bütün kitaplarını toplayıp yakasım, sonra da üstüne işeyesim geldi. Sevgilim beni Sibel Kekilli ile aldatsa böyle kıskanmazdım. Zaten ne kıskanacağım, gayet güzel kadın, adam haklı derdim. Ama en sevdiğim yazarlara olan kıskançlığımın açıklaması yok. Düşünsene, benim on senedir salya akıtarak okuduğum adamın yanındaydı, insan der ki bir kitap imzalatayım lustralseyahat için. Düşüncesiz kadın!

Sibel Kekilli, gözüm üstünde! 😔