Birtakım Meseleler

img_2062
Japonlar'ın Comiket’inden sonra dünyanın en büyük çizgi film festivali olan San Diego Comic-Con International dün başladı!
Program kapsamında ödüller, söyleşiler, film gösterimleri ve yarışmalar var. Tek tek yazmaya kalkarsam çok sıkıcı olur, en iyisi kendi sitesine bakman. En eğlenceli kısmı elbette cosplay, yani çılgın kıyafetler! 
Amerika'da  bunlar olurken sence ben neredeydim? Bir otobüsün içinde, sıcaktan erimiş halde İskender diyarı Bursa’ya gitmeye çalışıyordum. Yolun yarısına gelmeden isyan eden otobüs yaşlıları muavini otobüsten attı, İstanbul’a kadar muavinsiz gittik. Muavin otobüsten atıldığı halde çenesi kapanmayan deli adam yüzünden teyzem olaya el koydu ve “Lütfen susar mısınız, şoförün psikolojisini bozuyorsunuz” dedi. Elbette kimse bu uyarıyı dikkate almadı. Mesele uzasaydı şoföre Xanax verecektim, neyse ki gerek kalmadı.
Yolda üç tane kazaya denk geldik, trafik kilitlendi, araba bozuldu… Esenler otogarında tuvalete gitmemeye götüm üzerine yemin etmiştim, bu nedenle yaşanan aksiliklere bir de çişimin gelmesi eklenince yol bitmek bilmedi.
Yine de Comic-Con hazırlıklarını telefondan takip ederek kahvehane efesi gibi yabancı arkadaşlara “Mevzu mu var, ne alemdesin” demeyi ihmal etmedim. Brezilyalı arkadaşım haricinde ciddiye alıp dönen olmadı, bu konu hakkında konuşmak istemiyorum…
Anneanne evine varır varmaz kendimi tuvalete attım ve es vermeden uzun uzun işedikten sonra internete düşen Comic-Con fotoğraflarına bakarak kıskançlıktan tırnak etlerimi kemirdim, ptuh!
Şu linkten DC'nin dört günlük Comic-Con programına bakabilirsin. Ayrıca Entertainment Weekly de üşenmemiş, Comic-Con kapsamında Con-X diye bir etkinlik düzenlemiş. Detaylarına şuradan ulaşabileceğin etkinlikte yemek standları, seyyar şarj üniteleri, piknik alanları ve elbette bizim asla ulaşamayacağımız türde bol eğlence var.
Şimdilik ortalıkta 2016'ya ait çok fazla cosplay fotoğrafı yok, bulabildiklerimin bazılarını aşağıya bırakıyorum, üstüne basmayın. 
Bir gün ülkemizde de böyle güzellikler görmek dileğiyle, gidip kıskançlıktan kendimi keseceğim.


img_2109

img_2146

img_2087

img_2099

img_2095

img_2094

img_2037

img_2157

img_2148

img_2137

img_2135
img_2138
The-dark-tower-From-Stephen-King
Bu yazı için oldukça geç kaldığımın farkındayım ancak blog yazmaya ara verdiğimden mazur görün.
Beni tanıyanlar Stephen King'e aşık olduğumu az çok bilir. Çocukluğumda tesadüfen keşfettim kendisini. İlk okuduğum kitabı Skeleton Crew, ülkemizde bilinen adıyla Sis oldu. Sonrasında elbette Kara Kule serisine bulaştım ve tapınırcasına okumaya devam ettim. Ve şimdi Kara Kule (The Dark Tower) sinemaya uyarlanıyor. Yalnız ufak (?) bir sorun var: Roland zenci! 
Hayır, ırkçı falan değilim elbette. Ama kitabı okuyanlar ne demek istediğimi anladı. Beni alıp Roland yapsalar bu kadar uyardı (?). Yani illa ki projeye zenci koyalım gibi bir derdiniz varsa, zaten hali hazırda serinin içinde Odetta Holmes var, kadın zenci! 
Bu duruma bozulsam da ses çıkarmadım çünkü ben bir King fanıyım. Onun kitaplarından yapılacak her uyarlamayı eleştiririm, ama sonra oturup izlerim. Çünkü sinsiyim!

Serinin kötü adamı, yani Siyahlı Adam Randall Flagg da  Matthew McConaughey tarafından canlandırılacak. Randall Flagg birçok King romanında karşımıza çıkan şerefsiz, piç, şeytan ruhlu ama ilgi çekici bir karakter. Buna belki başka bir yazıda değinebilirim. Matthew McConaughey ayrıca yine King uyarlaması olan The Stand filminde de Randall Flagg'ı oynuyor. Bu güzel bir ayrıntı olmuş, her yerde farklı bir Randall görmeyeceğiz. 
Idris Elba'nın Roland olduğu sahneler yavaş yavaş düşmeye başladı. Bunu görünce ben ne yaptım? Gidip Kara Kule serisinden bir kitabı üç kere öpüp alnıma koydum, neticede bu da benim kutsalım. 
İşte setten kareler, işte gönlümün efendisi Roland...
Bu arada, başlıktaki soruya cevaben: Yapmışlar, olmuş.
343b5d7900000578-3592955-image-m-2_1463406779182

343b5dbc00000578-3592955-image-a-20_1463409003842




Bir yıldan uzun zaman oldu yazmayalı, sanırım artık geri dönmek istiyorum. İçinde bulunduğum depresyondan çıkabilirsem elbette…
23 Mayıs Pazartesi, öğlen 13.30’da babam öldü, hayatımdan kocaman bir parça gitti. Şubattan beri akciğer kanseri ile savaşıyorduk, olmadı, üç ay yaşadı. Gözümün önünde öldüğünden mi yoksa kişisel zayıflığım mı bilmiyorum, bir türlü aklımdan atamıyorum. Babamın ölümünü uzun uzun anlatmayacağım. Şurada anlatmıştım.
Bu süreçte neler yaptım: Kilo verdim, kilo aldım, sevgilim oldu, sevgilimden ayrıldım, bilgisayar oyunlarına geri döndüm, ağladım, manik atak geçirdim, bol bol ketiapin içtim, çokça uyudum, pilatese başladım, pilatesi bıraktım, depresyona girdim, babamı özledim, depresyondan çıkamadım…
En son dün sürekli midem ağrıyor diye şikayet etmem üzerine doktor arkadaşım “Bir bokun yok senin, kendi kendine negatif enerji yüklüyorsun, depresyondan hastasın” dedi. Belki yazmak iyi gelir diye bloğa dönüş yapayım dedim. Bundan sonra sadece günlük yazıları değil, oynadığım bilgisayar oyunları, izlediğim diziler (bilim kurgu, fantastik) ve okuduğum kitaplar hakkında da yazacağım. Her boku en iyi ben biliyormuşum gibi yazacağım, çok yazacağım, evet…
O zaman rastgele diyelim!








Güneşi selamlayalım, çünkü biz deliyiz...

Hiç anlamadığım mevzulardan biri de kendini sevme ile ilgili olumlamalar. Bir insan kendini sevmiyorsa, hiçbir insan ya da olay bunu değiştiremez. Hele ki turuncu entarili Budist rahipler gibi bilinç altına oynamak bana çok anlamsız geliyor. Geçenlerde mailimde bu konuyla ilgili garip bir mesaj buldum. Biri bloğumu okumuş ve kendimi sevmediğime karar vermiş, bu nedenle de bana bir dizi olumlama cümlesi göndermiş. Bunları inanarak söylersem gerçek olurmuş. İyi niyetine teşekkür ederim de, koca evrenin işi gücü yok, "Hmm lustralseyahat ne dilemiş bakalım" diyecekmiş gibi düşünmesi, nasıl desem, SAÇMALIK! Böyle durumlarda her zaman şu siteye girerim, alabildiğine zoom out yaparak evrende bok kadar bile alan kaplamadığımı görüp "Oh be!" derim.

Düşünce gücü, kuantum düşünce (koca kuantum fiziğini al, kuantum düşünce diye madara et) gibi gariplikleri savunanlarla her zaman tartışmışımdır. Ama benim de kötü günlerim oldu, bu konularda bir an "Lan acaba" dediğim oldu... Seneler önce Eskişehir'de bir kadın yine böyle garip düşünce gücü işleriyle uğraşarak çevresindekilere yardım ettiğini iddia ediyordu. İddia diyorum çünkü gerçekte sadece bir dizi hmmm ve ommm sesinden ibaretti. Bir gün sabahın 6'sında deli sikmişcesine bir heyecanla ofisine gittim. Bana ne yapacağını umuyordum acaba? Uçarak mı çıkacaktım ofisten, yoksa bir anda çok zeki ve başarılı mı olacaktım? O dönem nasıl bunalmışsam artık, dedim tamam ulan, ben de varım!

Sabah 6'da ofisine gittim. Ofis dediğim yer de işi gereği bir binanın bodrum katı. Korku filmlerinde zombilerin, hayaletlerin çıkıp insanların götünü yediği yerlerden. Havalandırmanın sesi geliyor, uzun ve karanlık bir koridor, sabahın 6'sı olduğundan normal insanlar henüz evlerinde. Orada biri seni kesse cesedini en erken 8 gibi bulurlar, öyle saçma bir ortam. Mevsimlerden yaz ama kadın klimayı öyle bir açmış ki, ben rahatlamak yerine kendimi soğuk hava deposunda asılı bir inek gibi hissettim. Evet ölü bir inek. Ortam soğuk, saat sabahın körü ve karşımdaki kadın bana kendimi sevmeyi öğretecek. "Du bakalım ne olacak" diye merakla beklemeye başladım.

Bordo renkli mi siyah mı olduğunu net hatırlayamadığım deri bir koltuk vardı. "Uzan" dedi bana, eh madem geldik uzanalım diye yattım. Elleriyle havada hareketler yapmaya başladı, arada parmaklarını şıklatıyor falan... Enerji içinmiş onlar. Yani ortamda bir cinci hocamız eksik. Sonra bazı cümleler söylemeye başladı, "Gözlerini kapatıp sadece dinle, söylediklerimi hisset" dedi.

- Ben Tanrı'nın bir parçasıyım

Haydaa!

- Ben çok güzelim.

Bok.

- Ben çok zekiyim.

Yok artık.

- Kendimi affediyorum.

Yine ne yaptım acaba?


Kadın bu cümleleri sıralarken, ben içimden her birine muhalif olarak yaklaşık otuz dakika geçirdim. Bu arada girişte soğuk dediğim için elektrikli ısıtıcıyı açıp dibime yerleştirmişti, seans sırasında üşüyebilirmişim. Böyle söyleyince sanki seansta havalı şeyler oluyor da ondan üşüyorsun gibi anlaşılıyor, alakası yok. Buzhane gibi bir ortamda bir saate yakın kıpırdamadan yatarsan üşürsün. Neyse, elektrikli ısıtıcı tatlı tatlı yüzümü yakmaya başladı; son on, on beş dakika kendimi ortama kaptırdım. Bir yandan kadının sözleri uğulduyor kulağımda, zaten uykum da var, ay ne güzel masal gibi konuşuyor, acaba kahvaltıda ne yesem, acaba sevgilimden mi ayrılsam derken ben ciddi ciddi uçtum. O kadar abartmışım ki, yüzüme vuran sıcak yüzünden gözümdeki lens kurudu, kaşınmaya başladı, "Galiba beynim eriyor" diye düşünüp gözümü bile kırpmadım. Eriyecekse erisindi koduğumun beyni, zaten bir işime yaramıyordu. Uçuyordum, çok mutluydum, yaleppim ben ne şahane bir insandım...

Bir süre sonra durdu, kalkabilirsin dedi. Ama ben nasıl mayışmışım, nasıl tatlı bir rahatlık var, ofisi arayıp "Gelmiyorum lan ben işe, gidip kendimi hissedeceğim" diyesim var. Ölümüne isyan, alayına trip! Bir süre konuştuk, kendini nasıl hissediyorsun diye sorduğunda "Fazla kızarmış tavuk gibi" diyesim gelmişti. Çıktıktan sonra o atmosferin etkisiyle birkaç saat "Heyt be! Kendimi seviyorum ulan!" diye dolaştım. Öğleden sonra banka arayıp "ya kredi kartı borcunu öde ya haciz" dediğinde gerçek hayata döndüm tabii. Sikerlerdi olumlu düşünceyi de gücünü de.

Bu olaydan sonra hiçbir şekilde bu tür işlere bulaşmadım, meraktan bile olsa denemedim. Zaten şu dünyada en saçma bulduğum şeyler reiki, pozitif düşünce gücü, Reha Muhtar ve leopar desenli tayt.

Gideyim de biraz "Her şey mükemmel olacak, ayda 20 bin tl kazanacağım, bokumda boncuk bulacağım" olumlaması yapayım. (Yalnız ruhum fakir sanırım, 20 bin ne ya? İnsan başlamışken en az 100 bin der.)

Bir ara da cinlerle olan tecrübemi yazayım, eski ev arkadaşımı korkutup ayağını çatlatmasına sebep olmuştum. Çünkü çok iyi kalpli ve tontiş bir insanım.

Bitti.








Aşırı entel ve depresif profil

Depresyondayım. Hayır kendi kendime teşhis koymadım. Bu doktor yardımı almış halim. Zaten genel olarak hayatım iki ucu boklu değnek misali (bipolar) gidiyor. Doktorum olacak seksi "Manik atak geçirme, aman kendine zarar verecek şeyler yapma" diye diye depresyona soktu, farkında değil. Kendimi keseceğim yakında odasına gidip, sanırım o zaman ikna olacak. Gerçi öyle bir şey yapacak olsam önce yanındaki o sarı saçlı sinsiyi kesebilirim. O kızın kafasından geçenleri o kadar merak ediyorum ki... Düşünsene bütün gün bilgisayar başındasın, birtakım insanlar yanında doktora anlatıp duruyor:

- İşte ben de dün fark ettim ki zürafaları seksi buluyorum
- Aslında kocam ölse mutlu olurum
- Herkes ölsün
- Sen ne mezunusunuz doktor bey?
- İyiyim ben, yok bir şeyim!
- Bu ilaç bana kilo aldırdı, aslında memelerim büyüdü o iyi ama götüm de büyüdü, na'psak?
- Bugün altıma işemedim
- Benim oğlum bütün gün buzağı gibi sağa sola atlıyor, bence hiperaktif, ay çok zeki, fazla zekadan çıldıracak!

Bütün bunlar olurken bu bahsettiğim sinsi kafasını bilgisayardan kaldırmıyor. Bazen kendi kendine gülümsüyor, kalkıp yakasına yapışasım, "Bana mı güldün lan sen, sinsi bok" diye silkeleyesim geliyor. Hata boğazını sıktığımda suratındaki makyajın altından nasıl kıpkırmızı olacağını falan hayal ediyorum. Bazen de duvar gibi tepkisiz, doktordan gelecek talimatı bekliyor. Kendimi unutuyorum, "Lan acaba ne düşünüyor şu an" diye ona takıyorum kafayı. Sanki ben  odadan çıkınca doktorla birbirlerine bakıp "Ahahaha salağa bak, pis aptal, bu zekayla nasıl hayatta kalmış bu ahaha tipine sıçayım" diye alay ediyorlar gibi geliyor. Sonra da "Ya sen ne pis, ne iğrenç bir insansın" diye kendime kızıyorum.

Zaten doktor konusunda kafam karışık. Adam manken falan olacakken ailesi "Aman oğlum, kötü yola düşersin" diye istememiş de iyi aile çocuğu olmak için doktor olmuş gibi geliyor. Yetmemiş bir de psikiyatr olmuş. Ulan ben zaten sana bakıp kafamda kurmaktan anlatamıyorum ki bir şey...

- Uykunuz nasıl?
- Hmmmm (İç ses: Ya seninle uyusak ne güzel olurdu)
- ? ("Cevap ver, geri zekalı gibi bakma" dercesine bakıyor)
- Uyumuyorum ben. (Geri zekalı.)
- O zaman Seroquel'i 300 mg yapalım, zaten çok hafif doz bu. (Çüş, yalan!)

Eskiden daha da seksi geliyordu gözüme ama depresyonun şiddeti artınca "Bu ne ya, koca kafalı" falan demeye başladım. Yine de bir gün akli dengemi tamamen kaybedersem bilinçaltımın etkisiyle ilk iş kendisini dağa falan kaçıracağım. Ya da belki kaçırmam ya, kesin normal hayatta uyuzun tekidir. Zaten artık kendisine gitmeme kararı aldım.

Diğer yandan, bana verdiği ilaçların (Son 15 senede bana verilen diğer ilaçlar gibi) hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. İnsan her sabah gözünü "Yine mi ölmedim lan ben" diye açar mı? Zaten kötüydüm, Yamak öldükten sonra tamamen bitti pilim. Hayattan hiçbir beklentim yok, gündüz odamın perdesini bile açmıyorum, konuşmaya gerek görmüyorum, sürekli bir şeyler için ağlıyorum, sonra aklıma Yamak geliyor daha çok ağlıyorum. Sokaktaki bütün hayvanları düşünüp ağlıyorum, RTE'den nefret ediyorum ağlıyorum, twitter'da hasta insan fotoğrafları görüp ağlıyorum, insanlar neden cinayet işliyor diye ağlıyorum, ekmek makinesi ekmeği istediğim gibi yapmadı diye ağlıyorum, neden saçlarım kıvırcık diye ağlıyorum, telefonum bozuk diye ağlıyorum, İlber Ortaylı neden şişko diye ağlıyorum, ben neden salağım diye ağlıyorum... Sonra başa dönüp yine Yamak için ağlıyorum.

Ölmek istiyorum ama intihar edecek göt de yok. Herhalde bir süre böyle isteniyor, sonra bir gün cesaret bulup yapıyorsun. Bilemiyorum, şimdilik "Kesin sakat kalırım, bu şansla ölmem hayat boyu altıma sıçarım" diye korkuyorum. İnsanlara söyleyince de panik yapıyorlar sanki hemen intihar edecekmişim gibi. Ya bende o göt olsa sana söylemem bile, yaparım direkt. Böyle tüpü bitik televizyon gibi yaşamam ki, mis gibi giderim. Zaten bence Allah da yok, cennetti cehennemdi tantanası yok, mis... Bu aralar sürekli Mehmet Pişkin'i düşünüyorum, onun gibi olabilmeyi istiyorum.

Panik demişken, daha önce bahsettim mi bilmem ama tüm bu salaklıklarımın yanı sıra tam bir panik teyzeyim:

Kötü bir olayın olma ihtimali bile ortada yokken panik yapmaya başlarım, böylece kötü olay olduğunda daha da çok panik yapıp delirebilirim.

Genelde gece yatmadan önce panik yaparım, böylece kötü rüyalar görüp panik içinde uyanırım.

Halletmem gereken çok önemli bir iş varsa panik yaparım, böylece bağırsaklarım sapıtır ve ishal olurum. Daha çok panik yaparım, bu sayede kusmaya başlarım. hastalanıp işi batırınca panik yapmakta haklı olduğumu düşünüp tüm bu süreci normalleştiririm. 

En iyi bildiğim şeyi yapmadan önce bile panik yaparım, böylece genelde kolaylıkla iyi şekilde yapabileceğim şeyleri de batırırım.

Zamanımın çoğunu panik yaparak geçirdiğim için zamanı verimli kullanamam, sonra da az zamanım kaldı diye panik yaparım.

Şimdiden otuz sene sonra beyazlayacak saçlarım ya da sarkacak memelerim için panik yapabilirim, sonra bunun saçma olduğunu fark edip "O kadar uzağa gerek yok, ya yarın araba çarpar da ölürsem" diye panik yapmaya başlarım. 



Çok aptalım, keşke ölsem. (Ergenlikten selamlar.)




















A song of ice and fire, 2000'lerin başından beri takip ettiğim ve okurken pek keyif aldığım bir seri. Okurken büyüdüğüm kitaplardan sayarım, çünkü bu seriyi keşfettiğimde üniversiteye hazırlanıyordum, ergendim, çok asiydim, öyle böyle değil, üniversiteye gidince hayatım değişecek sanıyordum, heavy metal dinliyordum ve simsiyah gezmeyi cool sanıyordum. Aradan on yıldan fazla zaman geçti, şu an 30 yaşındayım ve elbette hayatım değişmedi. Hala siyah giyiyorum ama zayıf gösterdiğinden. Bir de hala George R. R. Martin denen tombalağın seriyi tamamlamasını bekliyorum. Evlenmiş, çocuk yapmış olsam o bile seriyi okuyacak yaşa gelecekti. İnsaf!

Dizi haline gelmesine başta sevinmiştim, sonra izlerken her "Ama kitabı daha güzel" diyen sinir bozucu insan gibi ben de mırın kırın etmeye başladım. Aşırı entellikten ölecektim, hiçbir boku beğenmemem lazımdı. Aslında başta en çok adına takılmıştım, neden diziye ilk kitabın adını verdiler diye kendi küçük dünyamda yapımcılara küsmüştüm. Game of Thrones adı Cersei kaltağının Eddard Stark'a "When you play the game of thrones, you win or you die. There is no middle ground" demesinden geliyor. Meali, "Taht oyunları oynarsan ya kazanır ya ölürsün. Ortası yoktur." Başta garip bulmuştum ama ticari zekayla bakınca Taht Oyunları isminin Buz ve Ateşin Şarkısı'ndan daha vurucu olduğuna ikna oldum. Neden pazarlama alanında iş bulamadığımı da buradan anla işte. Neyse, bu zırvalardan bahsedip seni oyalıyorum çünkü birazdan ne kadar kıskanç bir insan olduğumu anlayacaksın. 

Geçenlerde güzel bir haber aldım,  George R. R. Martin dizinin altıncı sezonunun senaryo ekibinde yer almayacakmış. Bunun nesi güzel dersen, 2011'den beri beklediğimiz The Winds of Winter'ı yani serinin altıncı kitabını yazacakmış. Hatta bir güzellik yaptı ve kitaptan bir bölüm de yayınladı. Üstüne bir de Arya Stark'ı oynayan Maisie Williams'ın diziden ayrılıp en büyük aşkım olan Doctor Who'ya geçtiğini öğrenince sanki hayatımda her şey şahaneymiş gibi kalkıp evin içinde kendi kendime dans ettim. 


Maisie Williams Tardis'te

Bu güzel haberleri aldım ama, ufak bir sorun vardı. George R. R. Martin'in bloğunu açtığımda karşıma şöyle bir başlık çıktı: My night with Sibel! 

Sibel Kekilli'yi Shae rolüyle izlemiştik evet de, George'un yanında ne işi vardı? Aman yarabbimdi, bu kadın nasıl oluyor da bu adamdan bu kadar övgü alıyordu! Kendimi duvardan duvara vurmak istiyorumdu, neden bunlar hep benim başıma geliyordu!! Sakinleşip yazıyı okuyayım dedim:

The lovely and talented SIBEL KEKILLI

Yok artık daha neler!

Sonra da demiş ki: I've met some wonderful people through GAME OF THRONES, and Sibel is one of them.  What an amazing, talented, courageous young woman.   And yes, I confess it: her Shae was better than my Shae.

Meali kısaca: Sibel şahane, yetenekli, über bir kadın, lustralseyahat'ten bile daha iyi ve evet itiraf edelim ki benim yazdığım Shae'den daha iyiydi! 


  
Kadın benim tombiğimle bir gece geçirmiş! Bununla kalsa iyi! Adam bir de Sibel için şarkı koymuş bloğa. 



Bunu gördükten sonra kıskançlıktan kendimi balina gibi karaya vurasım, olmadı adamın bütün kitaplarını toplayıp yakasım, sonra da üstüne işeyesim geldi. Sevgilim beni Sibel Kekilli ile aldatsa böyle kıskanmazdım. Zaten ne kıskanacağım, gayet güzel kadın, adam haklı derdim. Ama en sevdiğim yazarlara olan kıskançlığımın açıklaması yok. Düşünsene, benim on senedir salya akıtarak okuduğum adamın yanındaydı, insan der ki bir kitap imzalatayım lustralseyahat için. Düşüncesiz kadın!

Sibel Kekilli, gözüm üstünde! 😔

Kafamın içi bazen böyle...
Bugün 30 Mart Dünya Bipolar Günü. Ben yaklaşık 15 yıldır bununla yaşıyorum, artık benimsedim sayılır da, ilk defa bugün bir sürü mail geldi, ciddi ciddi bipolar oluşumu kutladılar. Demek ki insanlar bu derece çıldırmış. Eskiden böyle popüler değildi, deli falan diyorlardı, bu yüzden herkesten saklıyordum. Son dönemde ne olduysa herkes sahiplenmeye başladı bipoları. Sosyete hastalığı oldu, herkes kendine bipolar teşhisi koyup "Çok çılgınım, aşırı entelim, entellikten ölebilirim, oh bebeğim bipolarım" diye dolaşmaya başladı. Size kötü bir haberim var: Bir bok değilsiniz. Sadece kafa iki arada gidip geliyor, o kadar. Kafa durmuyor ya hani, aynı anda milyon tane şey düşünüyorsun ya, öyle zamanlarda tavana bakıp Tapınak Şovalyeleri'ni ya da ne bileyim Rusların sıcak denizlere inme isteğini falan düşün, dikkatini tek bir noktaya ver. Bazen işe yarıyor.

Ama benden söylemesi, sırf bipolarsın diye dahi bir bilim adamı ya da çok sevilen bir sanatçı olmayacaksın. Seroquel ve Lityum verecekler, evde fasulye temizleyip soğan soymaya devam edeceksin. Galadan galaya koşup kadeh kaldırmayacaksın. Bu konuyla ilgili zamanında ekşi sözlük'te yazdığım yazıyı da aynen koyuyorum buraya, bipolar olduğu için kendini çok yaratıcı ya da zeki zanneden varsa alsın. Sonunuz ahan da böyle olacak. Neden? Çünkü denge şart. Dengede kalmaya çalışın, benim gibi olmayın. Hepinize bipolarsız bir dünya dilerim. Ya da belki dilemem?

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İlkokulda astronot olacaktım. Sonra annem "Evladım uzaya gitme hastalanırsın, hem o kıyafetlerle terlersin" dedi diye vazgeçtim. Aslında vazgeçme sebebim babamın "Git uzaylı muzaylı bir bölüm oku da aç kal" demesiydi. Açlık zor. Demek küçük yaşta kavramışım. İlkokul 3'te hikaye yazmaya başladım. Çevremdekiler benim geri zekalı olacağımı düşünseler de ben dünyaca ünlü bir yazar olacağıma emindim. Öğretmenler de gazı verdikçe kendimi Nobel almış Orhan Pamuk gibi havalara sokardım. Düşün daha Orhan Pamuk Nobel almamıştı o zamanlar. O derece...

Sonradan fark ettim ama, şimdinin yeraltı edebiyatı denen şeyini ben ilkokulda icra etmişim hep. Öğretmen bir hikayeye başlardı, yarısında bırakırdı. Sen tamamlayacaksın. Hiç unutmam birinde nasıl abartmışsam babamı çağırıp sormuş adam.

- Bu çocuk evde ne okuyor?
- Valla korku romanı falan. Yasakladık ama buluyor bir yerden.

Bildiğin bağımlının "Abi hap var mı" demesi gibi kırtasiyelere girip "Hiişşt, kırtasiyeci abi, korku romanı var mı" diyordum. Nasıl hayalperestim, nasıl... Bir süre sonra korku yazmanın bana göre olmadığını fark ettim. Malzeme az. Cami hocasıyla tesbihle korku romanı çıkmaz. Cinler de prensip olarak hoşlanmadığım varlıklar. Bir kere adamların para birimi soğan.

Bilim kurguya yöneldim. Lakin memleketimin en büyük icadı Demirdöküm şofben olunca, benim süper teknolojik dönemlerde geçen hikayelerim arkadaşlarım arasında alay konusu, öğretmenlerim arasında ibret vesikası oldu. "Bakın düzgün kitaplar okuyun, lustralseyahat gibi olmayın" diyen öğretmenim oldu benim. Okul hayatımda adımın uzaylıya çıkması bu döneme denk gelir. Zaten sonra adımı kullanan olmadı pek.

Lisede artık gerçek hayata adapte olmaya başladım ama içimden hala "Çok ünlü bir yazar olacağım ben, hissediyorum" diyordum. Sanki insanlar benim sikindirik hikayelerimi okumak için birbirini eziyor. Kafamda imza günü düzenleyip orada bile millete artistlik yapıyorum. Zaten topu topu bir arkadaşım vardı hikayelerimi okuyan, ona bile "Bitmeden olmaz, okutmam" diyordum. Bir gün o da "Eee okutmazsan okutma be, zaten hatır için okuyordum" dedi. Sonra sanatımı kendim için icra etmeye başladım.

Üniversitede kara mizahı daha çok sevdim. Ama hiçbir haltı beceremediğim gibi bunu da beceremedim. Bir süre sonra "Lan acaba" dedim. "Acaba benden yazar falan olmaz da ben mi yanlış anladım?" Bu sırada gökten ilahi bir ışık inmesini, tok bir sesin "Sonunda kafan bastı çükübük seni" demesini bekledim. Bu işaret gelmeyince bir an yine heveslenir gibi oldum ama sonra serçe parmağımı kapıya çarptım. Bu yeterince açık bir işaretti. Zaten sonra sözlük dışında yazmayı da bıraktım.












Kabusların efendisi Freddy Krueger


20 Şubat 2015, şu dünyada tanıdığım insanların hemen hepsinden fazla sevdiğim canlı, dünyanın en mülayim, en insan canlısı kedisi, oğlum Yamak öldü. Hem de çok boktan bir sebeple, çok acı çekerek. İroniye bakın ki, 2009'da annesi onu ve kardeşlerini bir terzi dükkanına doğurmuştu. Adı bu yüzden Terzi Yamağı'ydı, ölümü de yediği ip yüzünden oldu. Bu konu hakkında uzun uzun yazamayacağım, çünkü bu konuyu düşünmeyeyim diye bir sürü ilaç içiyorum. İlaç içince de beynim sütlü Nuriye tatlısı gibi oluyor. 


Oğlum Yamak

Yamak öldükten sonra bana bir haller oldu. Hani karabasan derler ya; uyanırsın, hareket edemezsin, işte onu yaşadım hayatımda ilk defa, hem de sayısız kez. İlki Yamak öldükten bir gece sonra oldu. Zaten uykuya ihtiyaç duymayan biriyim bazı dönemler, 300 Mg Seroquel + Dideral içiyorum, buna rağmen esnemiyorum bile. Normal bir insan 25 Mg Seroquel içince iki gün uyuklar. Neyse, o gece zar zor uyuduktan birkaç saat sonra uyandım. Tavanı görüyorum, uyanığım, ama hareket edemiyorum. Gözlerim açık, rüzgarın sesini duyuyorum, ama felç olmuşum. Zaten karabasanın diğer adı da uyku felci, patates gibi kalıyorsun yatakta. 

İlk anda deliriyorum zannettim. Zaten evrimsel süreçte bana eser miktarda beyin düşmüş, onu da yatakta korkudan altıma işeyerek, hatta belki sıçarak kaybedeceğimi düşündüm. Sabah annem odama gelecek, boklarımın içinde beni sümüklerimi yerken bulacak... Sonra arkadaşlarım Facebook'ta "Çok güzel öldü, bok içinde yatsın" yazacaklar, yaşarken zaten yeterince salaklık yapmamışım gibi ölünce de rezil olacağım... 

Bir süre bekledim, bana saatler gibi gelen ama aslında saniyeler süren sürenin sonunda sağ elimin serçe parmağını hareket ettirebildim. Bu arada sürekli bağırmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Bir ara annem ya da babam tuvalete kalktı, odamın kapısına vuran ışığı görüp avaz avaz bağırmaya çalıştım ama olmadı. Bir süre sonra normale döndüm, ama o gece yeniden uyuyamadım. Onun yerine kalkıp korku romanı okudum çünkü mantıklı olmak bunu gerektirir. 

Bundan iki gece sonra birinin adımı söylediğini duyarak uyandım, yerimden kalkmaya çalıştım, yine aynı terane. Bu defa kafam yana dönük kalmış, dolabımı görüyorum. Filmlerde, sağda solda anlatılana göre karabasan denen şey siyahlar içinde, korkunç bir canavar ya, ben de onu görmeyi bekledim. Belki dolabımdan çıkacak, belki bir anda tepemde bitecek... Ama yine gelmedi. 

Her gece olmaya başlayınca artık alıştım. Ama ben birçok insanın anlattığı gibi göğsüme oturan, beni boğmaya çalışan birini görmüyorum. Bunun yerine bazı geceler "Hah işte sonunda uzaylılar geldi, beni o ışıklarıyla gemiye alıyorlar şu an, ondan kıpırdayamıyorum, kıtır kıtır kesecekler beni" diye panik yapıyorum, bazen de "Bunun adı uyku felci, birazdan normale dönecek" diye kendimi teselli ediyorum. 

Ama tam alıştım diyordum ki, bir gece en korkutucu haliyle geldi. Yatağın sallanmasıyla uyandım, 17 Ağustos depremini yeniden yaşadım. Uğultu gibi bir ses geliyor, yatak sallanıyor, bina çatırdıyor, etraftan insanların çığlıkları geliyor... Hemen kalkıp annemle babamı uyandırmak istedim, kıpırdayamadım. Ama bu defa yaşadığımın karabasan olduğunu da anlayamadım. Düşünmeye çalıştım, "Ulan burada fay hattı yok ki, nasıl bu kadar şiddetli sallanıyoruz" dedim. İnanmazsın ama o korkuyla aklıma yanardağlar bile geldi. Ama bir türlü neden o kadar sallandığımı anlayamadım. Sonra banyonun ışığı yandı, biri tuvalete girdi. Demek ki deprem yok, depremde kimse işemeye çalışmaz diye sakinleştim. Sonra felç bitti, hareket edebilmeye başladım. Yaşadığım o kadar gerçekçiydi ki cama koştum, sokakta insanlar görmeyi bekliyordum. Hatta binalar yıkılmış olmalıydı. Ama aylardan marttı ve sokakta kediler çılgın gibi sevişiyorlardı. 

Uyuduğumda gördüğüm kabuslar mı yoksa uyandığımda yaşadığım uyku felci mi daha korkunç bilmiyorum ama bir gün uzaylılar beni alıp götürecekler, kesip biçecekler, sonra da "Bunun bütün organları dandik, işe yaramaz" diye galaktik çöplüğe atacaklar. 

Evet.









Aşağıdaki yazıyı yazdığımda Terry Pratchett hayattaydı, artık değil. Yine de burada dursun, ilerleyen günlerde zaten hakkında çok daha detaylı yazacağım.



Nazarımda İngilizlerin dünyaya kazandırdığı en önemli şey bu serinin yazarı olabilir. 12 sene önceki sevgilim, eline bir kitap alır, okuyup kendi kendine kıkırdardı. Ve sürekli okusam ne kadar seveceğimi söylerdi. Sürekli derken: Sabah, öğlen, akşam, gece yarısı, neredeyse her konuşmamızda. Aslında genelde bu tür ısrarlı önerilere tepki olarak önerilen şeyi hayatım boyunca izlemem-okumam. Örneğin başka bir sevgilim çok ısrar etti diye hala La Vita è Bella izlememişliğim var. Konusunu, karakterlerini okudum. Ama izlemedim, izlemeyeceğim. Neyse, konumuz bu değil… Ben nasıl olduysa 12 sene önce bu zamanlar okudum bu adamı. Ve tahmin edeceğin gibi aşık oldum!!! Aşk dediysem, öyle sevgiliye duyulan aşktan değil. Ama ondan daha güçlü olduğu kesin.
Discworld serisinin kitapları şöyle:
No.
Title
Published
1The Colour of Magic1983
2The Light Fantastic1986
3Equal Rites1987
4Mort1987
5Sourcery1988
6Wyrd Sisters1988
7Pyramids1989
8Guards! Guards!1989
9Eric1990
10Moving Pictures1990
11Reaper Man1991
12Witches Abroad1991
13Small Gods1992
14Lords and Ladies1992
15Men at Arms1993
16Soul Music1994
17Interesting Times1994
18Maskerade1995
19Feet of Clay1996
20Hogfather1996
21Jingo1997
22The Last Continent1998
23Carpe Jugulum1998
24The Fifth Elephant1999
25The Truth2000
26Thief of Time2001
27The Last Hero2001
28The Amazing Maurice and his Educated Rodents2001
29Night Watch2002
30The Wee Free Men2003
31Monstrous Regiment2003
32A Hat Full of Sky2004
33Going Postal2004
34Thud!2005
35Wintersmith2006
36Making Money2007
37Unseen Academicals2009
38I Shall Wear Midnight
2010
39Snuff2011
40Raising Steam
November 7 2013
Evet, ister inan ister inanma ama ben bunların hepsini okudum. Şimdi heyecanla 7 Kasım’da çıkacak olan Raising Steam’ı bekliyorum.
Tek tek kitaplardan bahsetmek gördüğün gibi imkansız, 3-5 kitaplık bir seri değil. Ama genel olarak serinin ve evrenin özelliklerinden bahsetmek istiyorum.

Discworld eşsiz bir kara mizah ve fantastik komedi örneği. Fotoğrafta gördüğün gibi, bir kaplumbağanın üzerindeki 4 filin taşıdığı, disk şeklinde bir dünya. Güneşin etrafında dönmez, güneş onun etrafında döner. Evrendeki ölüm karakteri en sevdiklerimden biri. Ölüm, evet bildiğin ölüm depresyona giriyor ve bir kız çocuğunu evlat ediniyor. Bir ara evden kaçıyor gidip aşçılık yapıyor. Kütüphanecimiz bir orangutan ve kendisine maymun denildiğinde sinirden deliriyor. Kuantum fiziği dahisi bir devemiz var ve adı da “Seni piç”, yani “You Bastard”, ciddiyim! Serinin yaklaşık 10-12 kitabında bulunan karakterimiz Rincewind bir büyücü. Ama büyü yapamıyor. Zamanında yaptığı hıyarlık yüzünden çok önemli büyülerden biri kitaptan fırlayıp kafasına girmiş, ama geri kalan tüm büyüleri unutturmuş. Ya da biz öyle sanıyoruz. Belki sadece geri zekalı… Tüm büyücülerin gittiği Görünmez Üniversite’de hiçbir dersten geçememesi bu yüzden. Kapı açmak için unlock büyüsü yapıp açamayan, sonunda sinirlenip tekmeyle kıran bir büyücü… Bir de Twoflowers var, başının belası. Twoflowers aslen Discworld’ün ilk turisti. Meraklı bir sigortacı. Armut ağacından yapılma, minik minik yüzlerce ayağı olan ve her yerde sahibini takip eden bir sandığı var. İçinde bir cin olan ve İkonograf olarak geçen cisim ise evlere şenlik. Bildiğimiz fotoğraf makinesi. Ve içindeki cin pozunu ya da seni beğenmezse çıkıp azarlayabiliyor. Bu enteresan eşyaların sahibi enteresan Twoflowers, biraz içip dağıtayım, biraz kavga izleyeyim neşemi bulayım diye Ankh-Morpork’a geliyor ve bizim büyü yapamayan büyücü Rincewind ile tanışıyor. “Senin parmağın seni aptal” adında bir orman var mesela bu dünyada. Yazarın konuyla ilgili açıklama notu da şu:
“Çember Deniz’in sıcak topraklarından gelen ilk kaşifler donuk toprakları dolaştıkları zaman, haritalarındaki boş yerleri, en yakındaki yerliyi yakalayıp, uzak bir nirengi noktasını gösterdikten sonra, yüksek sesle konuşarak ve sersemlemiş adamın söylediğini hemen yazarak doldurdular. Böylece “Sadece bir dağ”, “Bilmiyorum, ne?” ve “Senin parmağın seni aptal” gibi coğrafi tuhaflıklar atlas nesillerinde ölümsüzleşti.”
Dünyadaki bilim adamlarının, yani büyücülerin tek derdi dünyayı taşıyan kaplumbağanın cinsiyeti. Onlara göre kaplumbağa uzayda dolaşarak çiftleşmek için eş arıyor, bulunca Big Bang gerçekleşecek.  Yani ortamda feci seksler olacak ve onların dünyasını taşıyan kaplumbağanın cinsiyetine göre hayatta kalacaklar! Evet, seks pozisyonu bu evrende hayat kurtarıyor!
Ben daha ne anlatayım ki? Mizah seven, fantastik kurguya bayılan birinin bu seriyi okuyup da “Beğenmedim” demesi imkansız. Okur da beğenmezsen gel beni bul, değişim garantisi veriyorum!